. Ali URAL
     
     
.
 
       
  - ŞAİR: FERÎDÜDDÎN ATTAR    
  - ÖZLEMEK Mİ OĞLUM    
  - FENER TAŞIYAN KÖR    
  - VE MONNA ROSA    
  - HER ŞEY MERKEZİNDE AMA...    
  - BEKLENEN    
  - ŞİİR ÇOĞU ZAMAN    
    - KİM Kİ DÖNER  
    - OLVIDO  
    - AVCI, AV VE İZLER  
    - ŞİİR BENİ NEDEN SEÇTİ?  
    - BENGAL KAPLANLARI VE ÇEÇE SİNEKLERİ  
    - “UYARILAN ŞAİR” YA DA “AĞAÇLAR”  
    - KAN VAR BÜTÜN KELİMELERİN ALTINDA  
- ŞAİRİN SORUSU, ŞAİRİN CEVABI
- DEDİ KUZGUN: HİÇBİR ZAMAN!
- İNSAN BAŞI, YÜZDE OTUZ ORANINDA
.....KÜÇÜLDÜ
- EDEBİYAT GÜCÜNÜ NEREDEN ALIYOR?
- DAHİL OLMAYI REDDEDEN BİR ŞİİR
- AKİF'İN YÜZÜ
- EL, DİL ve KALP ARASINDA GAZZE
- AĞZINI BIÇAK AÇMAYAN BİR HEYKELTIRAŞ
 
 
         
     
   
   
   
   
     
     
     
 

 

ŞAİR: FERÎDÜDDÎN ATTAR
( A.Ali Ural )

Bitkilerle göz göze gelebilen, çiçekleri ellerinden tuttukları gibi aktar dükkânlarına getirenlerdi, renkleri, kokuları ve tatları fark edenler. Aktarlar tezgâhlarına yığılan bu ilâhî harmanı çakmaktaşı gözleriyle bir düven gibi sürüp taneyi saptan, zehri baldan ayıranlardı. Babadan oğula fısıldanan şifa öyküleriydi dert sahiplerinin menkıbeleri. Besmele çekilerek raftan indirilen kavanozlar güneş sisteminin kökler, çiçekler, tohumlar ve meyveler terazide yeniden canlanır, dağlarından ve dallarından aldıkları ışığı sararmış benizlere yansıtırdı. Doğrusu bu dükkânların müdavimlerinin hepsinin hasta olduğu söylenemezdi. Yüzlerinden sağlık fışkıran genç kızlar taze çiçeklerin misafiri olurken, ilerleyen yaşlarını birkaç adım geriletmeye çalışan dinç ihtiyarlar kuru otlara fısıldardı sırlarını.

“Itr”dı kelimenin aslı; ıtr, yani güzel koku. Bir zamanlar “attar”dı “aktar”ın ismi. Dükkânına garip bakışlar fırlatıp bir türlü içeri girmeyen kılıksız bir adamı izliyordu belli etmeden. Adam uzun bir zaman geçmesine rağmen ne kapıya doğru bir adım atıyor ne de yoluna devam ediyordu. Attar sonunda dayanamayıp; “Niye öyle bakıp duruyorsun! Var git işine!”dedi adama. Bunun üzerine yayını gerip şu oku fırlattı adam: “Ben yükü hafif biriyim. Dünyada hırkamdan başka bir şeyim yok. Bunun için çabucak ve kolaylıkla geçer giderim dünyadan. Asıl sen bu ağır yükleri derleyip topla! Kendi başının çaresine bak!”Attar bu oku sorudan bir kalkanla karşıladı: “ Nasıl geçermişsin bu dünyadan bakalım!” Adam bu soruyu bekliyormuş gibi iç geçirdi ve: “Bu hırkayı sırtımdan çıkarır, başımın altına yastık yapar, canımı Hakk'a teslim ederim.”diyerek söylediklerini yaptı. Ruhunu teslim ederken ağzından çıkan son kelime “Allah” olmuştu.

Ferîdüddîn Attar'ı dükkânının fasit dairesinden çıkarıp yeni bir merkeze taşıyan ve o merkezden dünyanın gerçek çapını tespit ettiren bu olay cereyan ettiğinde Nîşâbur'da Horasan Selçukluları son dönemlerini sürüyordu. Çocukluğundan beri bir parçası olduğu baba yadigârı dükkânını her şeyi kapsayan bir bütünün parçası olmak adına terk etti Attar. İlmin ve hikmetin izini sürdü Irak, Şam, Mısır, Mekke, Medine, Hindistan ve Türkistan'da. Tasavvuf erbabının reçetelerini topladı. Dahası o yolda “seyr”etmeye çalıştı. Şiir dilini kuşanıp mesnevi ve gazeller yazdı. Ona göre ilâhi yolculuk için gerekli olan yegâne azık aşktı. Bir şiirinde “Attarım, tiryak veriyorum ama yanmış yakılmış bir ciğerim var. Tertemiz kan sunmadayım” derken, başka birinde, “Aşk ağacının meyvesi, muratsızlıktır. Kimin dileği, isteği varsa söyle ona, başını alıp buradan savuşsun!”diyerek aşkını mukaddes bir “dert” haline getiriyordu. Kendi diliyle, aşka perdeleri yakan bir dert lazımdı. Dert dermanın ta kendisiydi. Meleklerde aşk varsa da dert yoktu. Dert adamdan başka bir mahlûkta bulunmazdı. Bu yüzden sordu kendine Attar: “Deryaya yol bulmaya kudretin varken, neden bir çiğ tanesine koşmaktasın!”

Bu öyle bir aşktı ki Mevlana'ya “Attar aşkın yedi şehrini gezdi de / Biz ancak bir sokağının dönemecindeyiz.” dedirtti. Evet, Mevlana daha on yaşında bir çocukken tanımıştı Attar'ı. Onun hediye ettiği “Esrarnâme” isimli eserini ömür boyu başucu kitabı yapmıştı. Yalnız Mevlana mıydı bu aşk ateşini izleyen! Şebüsterî, Sâdî, Hâfız ve Molla Câmî de yürüdü arkasından. Zira Attar yalnız Hakk'ı övdü şiirlerinde. Şiirin geleneklerindendi oysa kulları övmek. Attar yıktı bu geleneği ve 100.000 beyitinin hiçbirinde makam ve rütbe sahiplerini övmedi. “Halkla hiçbir alışverişim yok; yüzlerce belalar içindeyim de yine de neşeliyim!”, “Kimdir benim gibi tek ve tenha kalan; denizin dibine daldığı halde dudakları kupkuru bulunan!”diyordu.

Bir keresinde bela onu yetim malı yiyen Semerkandlı bir müftüyü eleştirdiğinde yakalamış, bir süre sonra müftü Attar'ın yeni yazdığı Mazharü'l-Acâib adlı eserinin sapık fikirlerle dolu olduğunu ilan ederek yaktırmıştı. Bu fetva üzerine evi yağmalanan Attar, sonunda şehri terk etmek zorunda kalmıştı. Doğrusu dînin özünden habersiz softalık yapan kişileri sevmezdi Attar. O kadar merhametliydi ki sarhoşlar bile onun merhametinden paylarını alırlardı. Ünü cihana yayılan eseri Mantıku't-Tayr(Kuş Dili)'da tekkeye gelen bir sarhoşun hikâyesi vardır. Sarhoş ağlayıp sızlayıp ortalığı karıştırmış, sonunda yığılıp kalmıştır yere. Tekkenin şeyhi yanına gelmiş ve “Neden ağlıyorsun? Elini bana ver, kalk!”demiştir ona. Sarhoşun cevabı müthiştir: “Ey şeyh! Allah sana yardım etsin; elden tutmak senin harcın değil! Sen başını alıp git! Baş aşağı yıkılmak benim payıma düştü! Eğer herkes düşkünlerin elini tutabilseydi karınca yiğitlik meclisinin baş köşesine kurulurdu. El tutmak senin işin değil, yürü! Ben sayıya geleceklerden değilim, çekil! Ey kendisinden başka bir var olmayan, ey herkesin feryadına ancak kendisi yetişen, benim imdadıma sen yetiş! Düştüm, benim elimi sen tut!”

Attar 1221 yılında vefat etti. Ölümüyle de ders verdi.79 yaşında esir düştü bir Moğol askerine. Halk kurtarmak istedi bu soylu esiri ve bin altın teklif etti. Attar, “Sakın satma! Çünkü kanım için daha fazla para verirler sana!”dedi askere. Asker peki diyerek yeni bir müşteri aradı avına. Çok geçmeden biri çıka geldi ve “Şu ihtiyarı bana sat! Karşılığında bir çuval saman vereceğim!”dedi. Attar; “İşte beni şimdi sat! Çünkü gerçek fiyatım bu! Daha fazla etmem!”dedi askere. Bu duruma öfkelenen Moğol askeri kılıcını çekti ve Attar'ın mübarek başını gövdesinden ayırdı.

MERDİVENŞİİR

ŞUBAT MART 2007

Sayı 12

 
     
     
 
 

ÖZLEMEK Mİ OĞLUM...
( A.Ali Ural )

Hasırla kaplanmış yeryüzünde çıplak ayaklarıyla yürüyor. Üzerinde yürüdüğü zemin tuhaf bir güven duygusu uyandırıyor onda. Hasır bitse sanki ayağı boşluğa basacak. Çocuk gözlerinin marifetiyle çekip uzatarak şehrin en ücra mahallelerine kadar her yerini hasırla örttüğü İstanbul'da minik ayaklarıyla durmaksızın koşmak istiyor babası selam verene kadar. Babası selam verdiğinde marangoz cetveli gibi camiye doğru hızla geri çekilen hasır çok geçmeden ayaklarıyla ayakkabılarını yeniden bir araya getirip onu Fatih Camii'nin avlusundan mahallesine uğurluyor. Mahalle; ağaçlarına tırmanılan, sokaklarından at arabalarının geçtiği, kahvelerinde nargile içilen, evlerinin camlarından biberden kolyeler sarkan, satıcıların seslerine çocuk seslerinin karıştığı, mevsimine göre çamurla tozun yer değiştirdiği, selamın bakırdan dudakları, gözleri ve elleri, ateşiyle parlatıp gümüşe çevirdiği yer. Çocuğun elinden tutan adam Fatih müderrislerinden Mehmet Tahir Efendi, sofrayı kurmak için babayla oğlun Cuma namazından dönmesini bekleyen, Emine Şerife Hanım, çocuğa gelince Akif'ten başkası değil.Akif'ten başkası değil dört yaşında mektebe başlayıp altmış üç yaşına kadar okuyan. Dört dil edinip dört elle sarılan ilme. Dört kitaptan Kuran'ı ezberleyen. Şiiri sevip dört dönen etrafında. Akif'ten başkası değil, Leyla ve Mecnun'dan mecnunu sıyırıp giyen üstüne. Ve bu elbiseyi hiç çıkartmadan yürüyen gazete sütunlarına, mecmua sayfalarına.

Yanan evi zaruret kollarıyla onu mülkiyeden çekip, fen ve tabiatın kollarına atmasa Baytar Mektebinde olmayacaktı. Ne tuhaf , “Şu sessiz kubbenin altında insandan eser yokmuş” mısrasını daha yazmamıştı. Yazgısı eli ekmek tutup evlenmekti İsmet Hanım'la. Baytar olup dolaşmaktı, Rumeli'de, Anadolu'da, Arabistan'da. Bir kere yürümeye başladı mı insan yürürdü kopana kadar kıyamet. Kıyamet koptu, harpti patlayan! Akif'e düştü yine yollara düşmek; Necid, Medine, Lübnan... Hem bu sefer olan harpten de öte, hilali kazımaktı gökyüzünden niyeti küffarın birleşerek. Yüz binlerce güneşin kopup Anadolu'dan batmaya geleceğini hesap etmeyerek, Çanakkale'de kudurdu düşman.” “Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;/O ne müdhiş tipidir:Savrulur enkaz-ı beşer.../Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,/Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak...” İşte böyle bir yağmurda yazdı Akif, Süleyman Nazif'e “Allah'ın şehitleri olduğu gibi şairleri de var!” dedirten şiirini. Sonra kah kırbaç yaptı dilini uyandırmak için milleti, kah savurdu kılıç gibi göklerde hilal uğruna. Durma vakti değildi, yürümeliydi İnebolu'ya, Ankara'ya, Konya'ya. Kastamonu'da Nasrullah Camisinin tırmanıp minberine bir yıldırım gibi düştü Sevr sözleşmesine. Sonra Ankara'da bir gece fırlayıp yatağından, kağıt bulamayınca duvarına kazıdı Taceddin Dergahı'nın: “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım/Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım...” Akif'in kahraman ordumuza ithaf ettiği şiiri, ateşledi ruhları yanan bir fitil gibi. Ateşten bir taçtı istiklal.

Sonunda milleti için kurban edip şiirini, Akif Nil'in aktığı beldeye gitti. Koca Ragıp Paşa ondan yüzyıllar önce “Yeter şu Kahire'nin kahrı!” demişti. Ragıb'ın dört yıl geçirip söylediği bu cümleyi Akif tam on yıl sonra söyledi. “Yaşamaktan ne çıkar, günlerim oldukça heder/Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün/Geceden farkını görmüş değilim gündüzümün/Seneler var ki harab olmadığım gün bilemem.” Akif'i memleket hasreti öyle kavurmuştu ki Hacıbekir'in dükkanındaki şeker kutularını acıyla seyrederek teselli arıyordu ruhuna. Yorgun ve hastaydı. Ölümün yaklaştığını hissediyordu. İstanbul çığlıklar atarak çağırıyordu onu. İstanbul'u görmek! Tam on yıl sonra! Mısır'ı terk etmeden önce şu mısraları yazdı: “Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok/Sen mi kaldın yalnız,kafileden böyle uzak/ Postu sermekse meramın yola, serdirmezler/Hadi gölgenle beraber silinip gitmene bak.” 1936 yılında yeryüzünün en sahici şairi vatanına dönmüş, ancak daha dünya gözüyle bir kez daha seyredemeden İstanbul'u yatağa düşmüştü. Akif'in memlekete döndüğünü duyan Yedigün muhabiri Kandemir Bey soluğu Taksim'deki Mısır apartmanında almış ve şairle son röportajı yaptığını bilmeden dergisine şu satırları yazmıştı. “...Ak kılların çerçevelediği bu sapsarı yüze,bu gevşemiş, sarkmış çizgilere, bu yorgun ve dalgın gözlere bakıyorum, zaman denen şeyin kudretini, hayat denen efsanenin sırrını bilmek istiyorum,sonra yavaşça soruyorum: ‘Özledin mi bizi üstat?' ...” Bu nasıl soru!!! Ressam olsaydım “Bir Soru üzerine Akif'in Yüzü” isimli bir tablo yapmak isterdim. Buna gücüm yok. Aslında Akif'in gazeteci gence cevabını nakletmekte de güçlük çekiyorum: “ÖZLEMEK Mİ OĞLUM... ÖZLEMEK Mİ?”

MERDİVENŞİİR

ARALIK OCAK 2006-2007

Sayı 11

 
     
     
 
 

FENER TAŞIYAN KÖR
( A.Ali Ural )

Otuz kişiydiler. Çok düşünür, az yazar ve gerektiği kadar konuşurlardı. Bir araya geldiklerinde dudaklarını kilitleyip saatlerce tefekküre daldıklarından “Suskunlar Meclisi”denmişti onlara. Aralarına katılmak isteyenlere kapıyı açmaları ancak aralarından birinin dünyayı terkiyle mümkün olduğundan, düşünce ehli suskunlar meclisinin toplandığı evin önünden geçerken mırıldanırdı: “Keşke ben de o mecliste olsaydım!” Hele onlardan biri vardı ki suskunluğu kurtuluşun sermayesi olarak görür, “Bu nilüfer renkli kubbede ululuk narası atanın ululuğu ve ünü suskunluğundandır...”, “Ağzını açtığın zaman aklın rehini ol, olamazsan bari dilini içeri çek de sus!” der, “Ey Câmî! Boş laf etmek ne zamana kadar sürecek! Aklını başına al ve dilini tut da, bu korkunç kürede göğün zirvesinden yere çakılmayasın!”diye kendini azarlardı.

Horasan'ın Câm şehri bir Câmî çıkarmıştı ki daha beş yaşındayken ilim âleminin dikkatini çekmiş, bir İslâm âlimi olan babası Nizameddin Ahmed'den yola çıkıp, Herat, Semerkant, Merv, Farap, Taşkent, Hemedan, Bağdat, Kerbela, Necef, Medine, Mekke, Şam, Halep, Tebriz, Nişabur, Sebzvar ve Damgan'da mesafe katetmişti. Dokuz yılını verdiği Semerkant'taki Uluğ Bey Medresesi onu Bursalı Kadızâde-i Rûmî ve Fethullah-ı Tebrîzî'yle tanıştırmış, bu ehil ellerden aldığı ilimle ünlü astronomi ve matematik bilgini Ali Kuşçu'yu hayretler içerisinde bırakmıştı. Ancak 15. yüzyılın bütün ilimlerinde derinleşen genç Câmî'nin susuzluğu bir türlü dinmek bilmiyordu. Hayatında bir şey eksikti ve sahip olduğu bütün bilgiler sırf bu yüzden uçuşuyordu. Öyle bir öze ihtiyaç vardı ki her şeyi kendine çeksin ve mezcetsin. Öyle bir tutkal gerekiyordu ki bütün parçalar birleşsin. Çok geçmeden Câmî bu özü buldu: Aşk! Bir kadında buldu önce ve yandı. Sonra “Niyetin kıblesi birden fazla değil!”, “Sadece bir sarayın mazgalında görün, sadece bir sarayın duvarında öt! Birliğe dön, çünkü kutluluktur. İkiliği terk et, çünkü perişanlıktır.”diyerek kıblesini Kâbe'ye çevirdi. Zira ona göre insanı ebedi mutluluğa götürecek şey “gerçek aşk”tı. Varlık âleminde hükmeden tek şey “Aşk Sultanı”ydı. Mutlak aşktı parlayan her varlıkta. Ve Câmî bir gün Ehl-i Aşk'ın kapısını çaldı. Kapıyı gülümseyerek açan Şeyh Sadedîn-i Kaşgarî'ydi. Bir gün canı kadar sevdiği kızını kendisine eş olarak verecek Şeyh Kaşgarî!

Nasıl aşktan aşka fark varsa sûfîlikten sûfîliğe de fark vardı. Câmi, sahte aşktan kaçtığı gibi sahte dervişlikten de kaçtı. Heft Evreng'de “Sûfî kılığındaki cahillerden ateşten kaçar gibi kaç!” tavsiyesinde bulunuyor, peşinden gerçek tasavvufun ve hakiki sûfînin özelliklerini sayıyordu. Hacca giderken yolu Bağdat'tan geçmiş, Iraklı Şeyh Pir Cemal ve müritleri tarafından karşılanmıştı. Kendisini karşılayan bu grubun tamamının üzerinde deve tüyünden elbiseler vardı. Pir Cemal, Câmî'yi görünce iltifat etmek için“Allah'ın Cemali'ni gördük!” diye haddi aşan bir söz sarf etmiş, buna canı sıkılan Câmî ise, “Biz de Allah'ın Cimâli'ni(Develerini) gördük diye karşılık vermişti. Doğrusu Câmî, Allah'tan başka kimseden korkmazdı. Sultanlarla olan arkadaşlığı onu sözü doğru biri olmaktan alıkoymamış, en keskin ve acıtıcı öğütlerini onlara ayırmıştı: “Belindeki süslü kuşağın, yılana ve yılanın pulcuklarına benziyor ! Sana bir ev yapılacak diye bir şehir yağmalanıyor! Bir elma yiyeceksin diye bir bahçe yok oluyor! Böyle çoban kuzuyu koyunun memesinden ayırır kurt onu parçalasın diye. Ama adaletin halka huzur verirse, kurt sürülere çobanlık eder!”

İşte bu tavır onu kalplerin sultanı yaptı. Fatih Sultan Mehmet, hac dönüşü onu İstanbul'a davet etmek için Hoca Ataullah Kirmânî'yi 5000 altın hediyeyle Halep'e göndermiş, ancak Kirmânî gecikince bu davet gerçekleşememişti. Sonraları Fatih, Câmî'ye bir kez daha elçi göndermiş ve ondan kelamcılar, felsefeciler ve mutasavvıfların görüşlerini mukayese eden bir eser yazmasını talep etmiş, Câmî'nin bunun üzerine kaleme alıp gönderdiği “Câmî ed-Dürretü'l-Fâhire” ne yazık ki yerine ulaşmadan Fatih Sultan Mehmet hayata veda etmişti. Kimilerine göre bizzat kendisi yollara düşmüştü Câmî'nin de Konya'ya vardığında padişahın ölüm haberini alıp geri dönmüştü.

Suskunlar Meclisi'ne gelince; Câmî, meclisten birinin vefat ettiğini duyup soluğu meclisin kapısında almış, ismini yazdığı kağıdı kapıcıya vererek içeriye götürmesini istemişti. Cevap kapıcının elindeki bir bardak suydu. Bardak tek bir damla alamayacak kadar doluydu. Demek kendisinden önce koşan biri olmuştu Suskunlar Meclisi'ne. Câmî bunun üzerine bahçede gördüğü bir güle yöneldi ve ondan bir yaprak kopardı. Sonra bu gül yaprağını bardağın içine koyup tekrar kapıcıyla içeri yolladı. Suskunlar Meclisi suda yüzen gül yaprağını görünce konuştu: Açın kapıları!

***

Bir kapı açıldığında kapanmıyorsa bir kapı, açılan kapıdan kovulmuş olarak girer insan. Susmaya talip olan akıl anahtarıyla kilitlemiyorsa dilini, düşünce penceresinde ışık ne arar! Yolcu atını bağlasın o halde, alınacak çok mesafe var. Dinlenen bir atın yol almadığını kim söylemiş! Kim söylemiş elinde fenerle bir gece vakti yürüyen körün hikâyesini? Değerli bir malı alacak kadar paran varsa kulak kesil. Zira pahalı malı ucuza satmaz Molla Câmî: “Körün biri simsiyah bir gecede elinde fener ve omzunda testi yürürken, boşboğazın biri yanına yaklaştı ve şöyle dedi: ‘Ey nâdân! Senin için geceyle gündüz birdir. Karanlıkla aydınlık arasında bir fark yoktur gözünde. Fenerin ne faydası olur sana o halde!' Bu söz üzerine güldü kör ve sonra ‘Bu fener kendim için değildir! Senin gibi kör kalpli sersemler içindir ki, bana çarpıp da testimi kırmasınlar' dedi.”

Peki sonra? Sonra şiirini üç cam testiye koydu Câmî. Üç dîvan kurdu da yargıladı şiiri: “Fâtihât eş-Şebâb”, “Vâsitât el-İkd”, “Hâtimât el-Hayat”adını verdi onlara. Boncuk değil inci avcısıydı! Fars şiirinin fârisiydi. Hint üslubunun dâhisi… Kölesi değil şiirin, efendisi! Köleler zincirlerini sürüklerken vadilerde o bir yanardağ gibi açıp ağzını lav tükürüyordu üzerlerine: “ Mücevherden anlamayan, umut ve korku ipine boncuk dizenler!”, “Açgözlülük ipliği ve laf iğnesiyle her alçağa giysi dikenler!”, “Kedi hırlayınca deliğine kaçan farelere ‘Sen aslansın!' diyenler!”, “Kalbi kararmış ve dar eski hokkalar!”, “Çuvaldızla delsen bir damla kanı akmayanlar!”, “Kafiye gibi kendini daraltanlar!”, “Herze söyleyip latife zannedenler!”, “Her davete seyirten, ayrana üşüşen sinekler!”, “Devranın dükkanında pahalı malı ucuza satanlar!” “Şiiri murada erme vasıtası yapanlar!” İşte onlardı şairliği ayağa düşüren, geçim aracı yapan. Onlardı Câmî'nin sözlerinden deliler gibi kaçan.

Zıtların çocuğuysa denge Câmî'nin ayaklarının farklı istikametlere doğru gidip gelmesini anlayabiliriz. Cambaz elindeki sırığı bir sağa bir sola doğru eğiyor, adımını kâh ileri kâh geri atıyorsa da herkes bilir ki onun sapmayan bir yolu vardır. Bu yüzden ancak cahiller cambazın yalpaladığını sanır, sabırsızlıkla onun ipten yuvarlanmasını beklerler. Câmî bir yandan sanatının yüksek mertebesinden söz edip, “Şiirin karşılığını vermek Allah'a mahsustur!” derken, öte yandan “Güzelliği yalana borçlu olan bir sanatın basiret ehli nazarında ne değeri olabilir!”demektedir. Bir yandan “Şiirin değerini gör ki, kâfirler onunla Peygamber'in elçilik şerefini inkâr etmek istediler. Kur'ân'ın ona indirilmediğini ispat etmek için, Peygamberi şairlikle itham ettiler!”derken, öte yandan “Şair, kısa bir kelime olsa da yüz binlerce şer ve fesadı içinde toplamıştır.”sözünü sarf edebilmektedir. Doğrusu bu sözler birbirini yalanlamaz, olsa olsa tamamlar. Câmî yükselmeye vasıta olabilecek bir şeyin alçalışın da aracı olabileceğini söylemektedir aslında. Yükseklerde gezinmek isteyen şaire yıldırımları hatırlatmaktadır. Bir şemsiye önermektedir ona, kül olmasını engelleyecek bir paratoner. Belki de bu yüzden “Kemal Hucendî'nin, Hafız'ın dîvanlarına ve Hz.Ali'nin yüz sözüne cevap verdim!”diye övünen bir şaire “Peki ama Allah'a ne cevap vereceksin!” diye gürlemiş, kelamını tartamayan bir başka şairin “Kâbe'ye gittiğim zaman kutlu olsun diye şiir dîvanımı Hacerü'l-Esved'e sürdüm!”sözünü şu cevapla silkelemiştir: “Zemzem kuyusunda yıkasaydın daha iyi olurdu!”

Câmî dertlidir. Şikâyeti şiirden ziyade “Şu kamış gibi boynum onların şerrinden büküldü!”dediği sözde şairlerdir. Onlardan o kadar bîzar olmuştur ki hızını alamayıp şiire bindirir topuzunu çoğu kez. Gerçekten ne faydası vardır şiirin? Böyle zamanlarda kendinden bir Câmî daha çıkarıp yakasına yapışır ve: “Şiirden yüz çevirmek istiyorsun ama gece gündüz şiirden el çektiğin de yok. Zamane şiire bu kadar kapılmış ama kendin söyle! Şiir karalamanın ne faydası var! Şu şiir oyuncağından vazgeç! Keşke bilebilseydim daha ne kadar aldanacağımı bu oyunla!”diye hırpalar onu. Ancak bir süre sonra fırtına diner, sahili yağmalayan dalgalar durulur ve Câmî'nin kelimeleriyle dokuduğu yelken rüzgarı kucaklayıp sonsuzluğun her an değişen ufuk çizgisine doğru yol almaya başlar. “Deniz birdir, dalga binlerce, binlerce…Yüz birdir, aynalar sayısız…” Bir'e teslim olunca kayık nasıl da yüzmektedir. Bire inince yüz ne kadar mütebessim!

“Şiir nedir ki? Zihin kuşunun şarkısı!

Şiir nedir? Sonsuz dünyanın aynası!

Kuşun ise şöyle anlaşılır değeri

Acaba yolu külhândan mı geçmektedir gülistandan mı?

İlâhî bir gül bahçesinden derlenir şiir

Gücünü ve gıdasını semadan devşirir.”

MERDİVENŞİİR

EYLÜL EKİM 2006

Sayı 10

 
     
     
 
 

VE MONNA ROSA
( A.Ali Ural )

Arıyor; üzerinde gecenin harmanisi. Arıyor; bulmamak için dualar okuyarak. Arıyor; feneriyle süzülüp pencereden. Arıyor; bulsa ne yapacak ki!

Bulsa ne yapacak kaşıkçı elmasını. Yılın tam başında parlayan elmasını. Vursa ne yapacak düşünce elmasını. Düşünce elmasını kim kaldıracak yerden? Kim kaldıracak yerden ayın haritasını?
Kraterler gibi koyu gözleri. Perdeyi çekebilse; koyu gözleri; dalgakıran yetmez koyu gözleri; pencereyi örten mavi katarakt...

Arıyor; bilseydi ne aradığını. Korkup göle attığı sır sandığını. Çevreleyen balıklar asla anlatmayacak. Asla kırmayacak sır sandığını.

Ne ayın ışığı düşsün, ne sokak lambasının. Ne güneşler doğsun, ne farlar aydınlatsın...

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

Gözün rütbesidir sırma mendiller. Yaşın değdiği yerde ses hızlı akar. Bayramda mendil verilen çocuklara, rüzgarın hediyesi ıslak bulutlar.

Dilsizdir anlatamaz, sorma mendiller. Toprak günahkardır sorar yağmuru. Ateş yaklaştıkça kıvama gelen beyaz. Ekmeği yoğururken un suyu özler.

Günahkar topraktan noel ağacı. Kırmızı adamdan yemyeşil zehir. Uzun ince parmakların değdiği piyanodan. Geceye saldıran vahşi bir şiir. Ki kahrıyla karartır manolyaları. Saksıların çatlağından sızan siyah kan. Bir mıknatıs açarak kocaman kollarını, sırma mendilleri öper boynundan.

Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.
Günahkar toprağıma saçından bir tel düştü;
Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.
Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü

Rüzgar şapkasını değil, başını götürecek. İpi salınca çocuk yedi kat göğe. Rüzgar değil, celladın sımsıcak nefesi bu. Gülümseyen bir güneş ilkokul defterinde. Hem yüzme bilmeden ne cesaret ırmağa, fırlatmak şapkayı başı yerine. Hem gülün zehirlediği tüfek can çekişirken, rüyasının ağında ağlıyor bir örümcek.

Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;
Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.
Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,
İçine gül koyduğum tüfek ölmeğe başlar.
Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.
Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa

Önüne kimi katsa sürüyor ülkesine. Ayak sürümekle kaçılmıyor ölümden. Kim kaçsa sürünüyor ihtiras kemendinde. Yalnız kediler değil yastığına sürtünen. Erkekleri tanımaz satılmayan çiçekler. Yalnız kediler değil kokuyu ezberleyen. Yalnız günler kısalır, geceyi sever deniz. Unutulmak kapkara, hatırlanmak beyaz kar. “Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır”, bir geyiğin gözlerinden bile medet umarlar.

Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır
Ve kediler her gece sürünür yastıklara.
Denizleri bahtiyar eden günler kısalır;
Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,
Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.
Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara
Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.

Yalnızlıkla sigarayı akraba yapan duman, yerden yükselip göze çarparak, akar hatırlatmak için kendini, rüyaya aniden süzülen toprak. Sonra taş olur, toprak taş bebek. Balıklar kılçıklı, geceler dişli. Hatıralar büyük ama karanlık. Hatıralar hafızanın aşklara direnişi. Ve sonu olmayan garip med-cezir; Allah ve şeytan arasında gidip gelişi...

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
Sana da, Monna Rosa, taş bebeği bıraktık,
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi...
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık

Yağmura tahammül, yalnızlıktan daha zor. Yağmur yalnızlığı habire kırbaçlıyor. Yükseliyor boğazına kadar çıldıran sular. Yükseliyor derece, civa ve akbabalar. Şimdi tam zamanı güvenmenin yağmura, belanın bileğini öpme zamanı şimdi. Şimdi dövüşte değil teslim olmada sıra. Asılmış bir adamın güvenli ellerine. Ruhunu bayrak yapıp o belalı yağmura.

Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;
Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
İtimat edeceğim şu belalı yağmura.
Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim
Asılmış bir adamın iki eli yağmura.
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.

Tamamlamak için bu deli resmi, bir tren ışığına güneşe ihtiyaç var. Seni ışığa çekmek ayırmak renklerine, renklerinden bir şehri tekrar inşa etmek var. Ve katıvermek seni bir martı sürüsüne. Şu bembeyaz buluta son kez el sallamak var. Yürümeli batmadan, parçalanan gemiye. Yürümeli yelkeni yırtılmış o türküye. Yürümeli ölmeyeni öldürmek için şimdi. Son fırça darbesiyle tamamlayınca resmi, imza atmamak için parmakları kırmak var!

Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye.
Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
Katıvermek sessizce söylenen bir türküye.
Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

Eğer bir son söz söylenecekse burda, rüzgar varsın şiddetli essin; fısıldayayım duyma, fısıldayayım duyma! Bir tavuskuşuyla yaşamak nedir? Açmamak için kopartan tüylerini... Bir tavuskuşuyla yaşamak nedir?

Sana tavuskuşunun içime girdiğini
Son, en son söz olara söylemek istiyorum.
İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,
Bana da bir çift ak kanat kaldığını
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

Arıyor; üzerinde gecenin harmanisi. Arıyor; bulmamak için dualar okuyarak. Arıyor; feneriyle süzülüp pencereden. Arıyor; bulsa ne yapacak ki!

Bulsa ne yapacak uçuşan saçlarını. Binlerce gümüş telin parladığı gecede. Bulsa ne yapacak çaresiz ellerini, iğreti bir ışık gibi duran gölgede. Bulsa ne yapacak kazıda heykelini. Kendi heykellerini bir çocuğun ardında...

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara;
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

  1. VE MONNA ROSA; SEZAİ KARAKOÇ, 1952, Yılbaşı Gecesi

MERDİVENŞİİR

NİSAN - MAYIS 2006

Sayı 8

 

 
     
     
 

HER ŞEY MERKEZİNDE AMA HANGİ MERKEZ
( A.Ali Ural )

“Kainatta sadece tek bir daire ve tek bir merkez

olduğu halde,vasat insan kendi dairesinin

merkezi etrafında dönmektedir.”

T.S.Eliot

Altamira ya da Lascaux'daki mağara duvarlarında hâlâ koşuşturan geyik ve bizonlar, avcıları yüzyıllar önce ölse de avın sürdüğünü gösteriyor. Av sürüyor, çünkü avcılar kendi hafızalarında ancak ölene dek saklayabildikleri serüvenlerini, avlarını resmederek insanlığın ortak hafızasına taşıdılar. Kaslarının beyinlerinden daha iyi çalıştığı iddia edilse de, işlenmemiş akıllarıyla hem hafızalarını tazelemenin hem de duygu ve düşüncelerini başkalarına nakledebilmenin bir yolunu buldular. Modern zamanların sanatçıları gibi yaratıcılığı ‘ölümsüzlük için duyulan bir özlem' olarak tanımlamamış olsalar da hatıralarını, korkularını, kavgalarını ve zaferlerini bölüşerek anılmayı hak ettiler. Ve şu soruyu tevcih ettiler bana: Şiirinin kökeninde ölüme bir başkaldırı olmasın sakın? Bedeninin mağlup düşeceği meydana ruhunun zafer çelengini koyuyor olmayasın! Bu sorunun cevabını verebilmek için şiirlerimin kapısını çaldım.İşte kapıyı açan mısralar:

“yer ver!işte ölüm

ayakta duramıyor ön sıraya otursun”1

“valizimi hazırlamama yardım et

kollarından çekiyorlar nehrin

kollarımdan çekiyorlar

bekçi elini düdüğüne götürüyor

en üste koy şiirlerimi”2

Kapıda başka mısralar da var. Ancak iki soruya iki cevap olarak bu mısralar öne çıktı. İlk cevap “başkaldırı” kelimesini “teslimiyet”le değiştirdi. İkinci cevap “savaş meydanı”nı değil “yolculuk”u seçti. Üstelik valizini hazırlarken şiirlerini en üste yerleştirerek.

Kızıldeniz'in derinliklerinde hâlâ kabuklarının içine giren kum zerrelerini sedefleyip inciye çeviren istiridyeler var ve Alfred Adler'in telafi kuramına destek veriyorlar. Ona göre insanlar sanatı, bilimi ve kültürün diğer yanlarını kendi yetersizliklerini telafi etmek için üretiyorlar. Yani saray duvarlarının arkasında topal ruhlarını sürükleyen sanatçılar ve bilim adamları geziniyor. Bu ise Adler'i soru sormada cesaretlendiriyor. “Beethoven sağırlığını telafi etti besteleriyle. Peki sen neyi telafi ediyorsun şiirlerinle? Doğrusu yabana atılır bir soru değil bu. Her ne kadar Adler'in kuramı yaratıcılık sürecini açıklayamamak gibi bir maluliyet taşısa da, yoksunluğun varlığa giden yolu aydınlattığı, eksikliği duyulan şeyin kendini bir başka alanda tamamladığı ileri sürülebilir. Bu sorunun cevabını verebilmek için de şiirlerimin kapısını çalmam gerekiyor. İşte kapıyı açan mısralar:

“bir mevsimi eksik duvara güven olmaz

gölgesiyle zehirler, devrilebilir göğse

meydanda omuz omza veren tuğlalar

bir kuş uçsa sarsılır, yıkılır nefes değse"3

“bir dişi eksik bir ağız ısırıyor beni

bir dişi eksik bir çark kapıyor bedenimi

bir dişi”4

Mısralarımın istiridyeler gibi Adler'i desteklediğini görüyorum.Ancak tam keyifle pilavımı kaşıklarken ağzıma ayıklanmaktan kurtulmuş küçük beyaz bir taş geliyor. Bu taş ezberi bozuyor ve işlerin sanıldığından farklı olduğunu ihtar ediyor. Yeryüzünde hiçbir insan itiraf etmese de “acz” dairesinin dışında değil. İnsan her kudret denemesinde hiç hesapta olmayanın okuyla yaralanıyor. Ancak “acz” öyle boyutlardaki yaralılardan bazıları kan kaybettiğinin bile farkında olmuyor.

“hiç hesapta yokken-akılda var bir-birileri

yere çevirdiler gökteki kavsi

ne zaman gerseler kıble ve keşişleme

ne zaman bıraksalar, lav nehirleri

el kaldırıp duruyorlar, her semaya ve her arabaya

şüphesiz yolcular, şüpheli yolcular”5

Bir başka sav da şu: Yaratıcılık bizatihi nevrozdur. Bu durumda yeteneğe de ancak ‘hastalık' denilebilir. Bazı psikanalatik çevrelerin tanımıyla yaratıcılık, “egoya hizmet eden bir gerilemedir.(regression)” Bu görüşün sahipleri savlarını desteklemek için ruhsal çöküntüler yaşayan, deliren ve intihar eden sanatçıların çetelesini tutuyorlar. Bu hatırı sayılır topluluk yüzünden “acaba” sorusu düşmüyor değil içimize. Ancak psikologlar “Sanatçıların nevrozu tedavi edildiğinde artık yaratmayacaklar mı? Eğer yaratıcılık bir yan ürün ise, yaratıcı edim bir sahte değer olmaz mı?” sorularıyla reddediyorlar bu iddiayı. Hem bir sanat eseri doğarken en yüksek bilince muktedir olduğumuz anları kollamıyor mu? Sahih bir nakil, sahih bir aklı zorunlu kılmıyor mu? Olabilir tabiî, sanatçı bedenindeki odaların dizginlerini her zaman elinde tutamayabilir:

“ışığı açık kalmış odalar var bedende”6

Gelelim Rollo May'in desteklediği karşılaşma kuramına: “Yaratıcılık bir karşılaşma edimi içinde ortaya çıkar ve karşılaşma merkez olarak alınırsa anlaşılabilir.” Cézanne'ın ağaç resimlerini nasıl yaptığından yola çıkıyor May. “Cézanne bir ağaç görüyor. Ağacı daha önce kimsenin görmediği bir biçimde görüyor. Kendisinin söylediği gibi hiç şüphesiz ‘ağaç tarafından ele geçirilmeyi' yaşamakta. Ağacın kemerlenen ihtişamı, kucaklayıcı yayılışı, toprağı kavrayışındaki narin denge-tüm bunlar ve ağacın daha birçok özelliği onun algısı tarafından emiliyor ve sinirsel yapısı boyunca hissediliyor. Bu manzara sahnenin bazı yanlarının dışarıda bırakılmasını, diğer bazılarına daha fazla vurgu getirilmesini ve sonra bütünün yeniden düzenlenmesini içeriyor; ama tüm bunların toplamından da fazla. Öncelikle, bu artık herhangi bir ağacın manzarası değil. Ağaç'ın manzarası.”

Cézanne'ın ele geçirilme dediği tastamam aşk değil mi. Böyle bir karşılaşmayı merkez alma yerine kendi fasit dairesinin merkezinden bir türlü kopamayıp, dolap beygiri gibi dönen sanatçılara yazık değil mi! Heraclitus insanın ilâhî olandan kopukluğunu “Eşyanın kanunu muhtevada evrensel olduğu halde,vasat insan kendi kaidelerini kendisi yaratmak eğilimindedir. Her şeyde ilâhi aklın izlerini görmek mümkün olduğu halde, insanların çoğu sadece kendi akıllarına güvenirler.”derken, Merkez Efendi , “Her şey merkezinde!” demiş. Böylece, kendisinden önceki Heraclitus'la, kendisinden sonraki Eliot'ın arasında öyle bir merkezde durmuş ki göremeyene aşk olsun! Ben mi ne diyorum? Ne diyebilirim ki! "Aşk olsun!"

“Tabela boy atıyor boy ölçüşmeye dağla

boyatıyor çıplağı yeşile demir kahya

kırbacyla zencide açtığı oluklardan

her fecirde kudurarak akan taze lav

çıplak yamaçlarda hep aynı provalar

dallarda uçuşurken binlerce mızrak

aşıdan korkanların omzunda büyüyor ay.”7

________________________________

1. Körün Parmak Uçları

2. Valiz

3. Nefes Darlığı

4. Tavus Kuşu

5. Otomobile Binerken Besmele Çeken Kadınlar

6. Ağrı

7. Hatıra Ormanı

MERDİVENŞİİR

ŞUBAT MART 2006

Sayı 7

 
 
 
 

BEKLENEN

Sabah, atını çatlatırcasına koşuyor gece içinde. Siyahın dalgalanmasından anlıyoruz hızını. Kan ter içinde gece; sabahı taşıyor çünkü. Gece bitmiyor; sabahın ağırlığı. “Çabuk!” sözünü duymamak için kara eliyle, kara eliyle sıkı sıkı ağzını, kapatıyor, ışık sızacak açılsa kapı, kapatıyor ve camda beliriyor: “KAPALI.” Bekliyor, dükkan açılmadan alamaz; bekliyor, dükkan açıldığında alamaz; beklemese yükselmezdi eşyanın fiyatı.

Gözlerden kaçan ışık pencerelerde. Hastalar tutuşmuşlar elele, aydınlatmaya çalışıyorlar zifiri karanlığı. Tutuşmuşlar, suları çekilince dünyanın. Bozulmuş med-cezirin saati. Şimdi fısıldıyorlar birbirlerine, kulaktan kulağa korkunç bir sırrı. Dökülüyor ses kulaktan kulağa, yüzden yüze sıçrıyor sarartı. Kimse yüksek sesle söyleyemiyor. Fısıltılar ürpertiyor koridorları. Hastanenin duvarları terliyor. Serum şişelerinde bitiyor sıvı.

Bu haber yarın manşetlere çıkacak. Bu haber, dokuz sütuna basarak ayağını. Kendinden emin ufku süzecek. Ucu yumruklu simsiyah kollarını, kaldırarak bağıracak korkunç bir sesle:

ARTIK SABAH OLMAYACAK! SABAHIN ATI ÇATLADI!

Oysa ne müthiş bir koşuydu bu! Bir koşu, kulvarını melekler çizmiş. Oysa ne müthiş bir koşuydu bu! Geminden bembeyaz köpükler akan. Oysa ne müthiş bir koşuydu bu! Bir at, değdiği yeri ağartan. Oysa ne müthiş bir koşuydu bu!

Fecr-i kâzib, tekzib etmezse bu korkunç sırrı. Morgların kapıları bir bir aralanacak, bir bir aralanacak ölü göz kapakları. Son kez görmek için dünya gözüyle. Gecenin rahminde kalan bebeği. Madem güneş hiç doğmayacak...

Gecenin küreği işlesin artık. Toprak çekiştirsin eteklerinden. Atlarını mahmuzlasın şeytanlar. Şeytanlar bile mazlum beklerken.

Ah beklemek! Ah tırnakları hayatın! Öyle bir bekleyiş ki hepsiyle kıyaslayın:

Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar,
Ne de şeytan bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Seni beklediğim kadar bekleseydim dağları, yıkılır giderdi bu ayrılık anıtları. Seni beklediğim kadar bekleseydim güneşi, güneş ayla yer değiştirirdi. Seni beklediğim kadar bekleseydim kendimi. Hırsızlar gözlerime ilişemezdi...

Beklenen!

Sen nereden bileceksin! Yaprakları titreten zemheri soğuğudur. Beklenen! Sen nereden bileceksin! Sırtlanların sığınağı bir çift göz kavuğudur. Beklenen! Duraklardaki yüzlere sen hiç dikkat ettin mi?
Beklenen! Bilmem sen hiç bekledin mi?
Saniyeler geçti, dakikalar geçti, saatler geçti, günler geçti, haftalar geçti, aylar geçti, yıllar geçti.
“GEÇTİ İSTEMEM GELMENİ!”
Sahi geçti mi?

Geçmedi. Çünkü öpülmedi çocuğun eli. Geçmedi. Çünkü bütün seferler iptal edildi. Geçmedi. Çünkü değişmedi ışığın rengi. Geçmedi. Yokluk perdesi hâlâ gölgeli...

Geçti, istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme artık neye yarar!
Sabah, atını çatlatırcasına koşuyor gece içinde. Siyahın dalgalanmasından anlıyoruz hızını...
Hastaların gözü perdede!

  • Beklenen, Necip Fazıl Kısakürek.

MERDİVENŞİİR

ŞUBAT MART 2006

Sayı 7

 
     
 
 

ŞİİR ÇOĞU ZAMAN
( A.Ali Ural )

“Nasıl şiir yazıyorsunuz?” sorusunun bir bumerang gibi geri dönüp beni bulacağını, batırdığım iğnenin bir çuvaldız olarak karşıma çıkacağını bilsem de, Enzensberger'in tanımıyla “estetiğin belki de en önemli sorusu”ndan kaçamazdım. Zira bir yapıtın nasıl oluştuğunu bilmek, sadece o yapıta dışardan bakanlar için değil, o yapıtı oluşturanlar için de hayati bir değer taşımakta, başka eserlerin sırlarıyla beraber onlara kendi eserlerinin sırrını keşfetme imkanı tanımaktadır.

İşte isiyle pasıyla kara şiir kazanım:

Her an yenilenen bir evrende yaşadığımı fark ettiğim günden beri gözlerimle fotoğraflar çekiyorum. Fotoğraf çekmek milyarlarca görüntü içerisinden bazılarını seçip çerçeve içine almaktır ve çektiğimiz her fotoğraf ruhumuzdaki ışık ve gölgelerin yansımasıyla olandan olmayanı çıkartır. Olanı aynen veren vesikalık fotoğraflarla işim olmaz benim. Dahası kadraj, ışık ve gölgenin yetmediği durumlarda fotoğraf çekmeyi bırakıp resim yapmaya başlarım. Hiçbir ressamın bulamayacağı renklere ve çizgilere ancak şairin ulaşabileceğini, sanatın maddeden uzaklaştıkça erişilmez olacağını bilenlerden olmak heyecanlandırır beni. Kömür ocaklarına girip yerin yüzlerce metre altında kısa saplı kazmalarıyla kömür devşiren madencileri şairlere benzetirim. Göçük tehlikesi de vardır grizu patlaması da. Üstelik şiir nadirdir. Bir bütün halinde ulaşmak zordur ona. Bir parçası elinize geçer çoğu kez. Arkeologların bulduğu mermer bir el parçası gibi şair şiirini ateşleyecek fünyeyi ele geçirerek işe başlar çoğu kez. Birçok şairde ilk mısradadır şiir. Beni harekete geçiren ise bir dizeden çok bir kelime, bir tamlama ya da bir fotoğraftır. Kimi zaman yazılmamış şiirin ismidir şiir mayam. Uzun bir zaman işte, evde, yolda, çarşıda benimle yaşar o maya. Şiire dönüşebilir de çürüyebilir de içimde. Şiire dönüşebilecek maya beni masaya oturtabilmek için fırsat kollar. Kırgınlık ve kızgınlık anlarımda gözümün içine bakar. Evde herkes uyuduktan sonra yalnızlığımı başıma kakmak için gelip yanıma oturur. Seslerin kesildiği anlarda kulağıma fısıldamayı bir borç bilir ve yazmaya ihtiyacım olduğunu hissettirir. Bu his beni kuşatacak kadar güçlü olduğunda, kuşatmayı yarıp bir şeyler yemek, içmek ya da uyumak mümkün olmaz. O anın ritmi neyse ayak seslerini duyurur ve peşinden gelmemi ister. İşte ilk mısra adayları hızla zihnimden geçmektedir. Beğenilmezlerse yeni elbiseler giyerek bir daha şanslarını denerler.. Her şeyi stilize eden flu bir zihinde olup biter bu gayri resmi geçit. Yine de akıl uzaktan loş ışığını göndermeyi ihmal etmez. Mutlak sarhoşluğun hezeyanından korurken esrikliğin çakırkeyfine mani olmaz.Tıpkı Brecht'in “Şiirsel bir girişim rast giden bir girişimse, duygu ve us uyum içinde çalışırlar. Birbirlerine mutluluk içinde sevinçle seslenirler: Haydi ver kararını!” dediği gibi. Kararımı vermişimdir, hem de birkaç sene önce. İşten eve dönerken her akşamüstü dalgakıranın yanından geçer vapurum ve dalgakıranın üstünde karabataklar ıslak kanatlarını güneşe karşı açarak tünerler. Güneş batmaya yüz tutmuştur. Karabataklar ıslak kanatlarıyla dimdik durarak üşüdüklerini belli etmemeye çalışmaktadırlar. Şiirimin ismi Karabatak'tır.. Ve ilk mısra: “ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak” ve ikincisi “kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak.” Zihnimdeki resimde hava kapalıdır. Karabatak ancak bulutun yakasından çekiştirerek güneşe ulaşabilecektir. “kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından” dizesini yazdıktan sonra durakladığımı hatırlıyorum. Geceyarısı balkonda yazıyorum şiirimi. Tam o esnada pancurdan bir örümcek sarkıyor incecik ipiyle masamın üstüne. Güneş ışınlarının karabatağa yırtılmış bulutun içinden böyle sarktığını düşünerek heyecanla “tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından/ yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor/ bir örümcek/ tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak” dizelerini yazıyorum.

Her şiir müstakil bir eser olduğu gibi, her eserin kendine mahsus bir yazılış serüveni vardır. Mesela Bombiks Mori konu olarak bana dikte edilmiş bir şiirdir. Uykuyla uyanıklık arasında –ki buna yakaza deniyor– “İpekböceğinin şiirini yaz” denmişti bana. İpekböceği hakkında fazla bir bilgim yoktu. Merakla ansiklopediyi açmış, ipekböceği kelimesinin yanında paranteze alınmış Bombiks Mori kelimesini görünce gözlerim ışıldamıştı. Zira Bombiks Mori ipekböceğinin Latince adıydı ve bu isim şiirimin adı ve mayası olmuştu. Bir şiirin oluşumunu baştan sona bu şekilde sizlere anlatmayı isterdim. Böylece Poe'nun arzusu da gerçekleşmiş olurdu. Ancak ne derecede! Şiir çoğu zaman şairinden de gizlenir. Bu yüzden şair attığı taşın hangi göle düşeceğini, hangi dalgaları azdıracağını hesap edemez. Dahası o, şiirini yazarken kendi oluşturduğu girdaba kapılıp, dümen hakimiyetini çağrışımların kudretli ellerine terk etmek zorunda kalır. Can havliyle aklın kaptanlığına sığınırsa da, ancak şiir bittikten sonra dümene hakim olabilir. Bu iki hal arasında olup bitenler şiirin kanına karışsa da asla tahlil edilemez. Kimi zaman şairin elinden kendi tufanı tutup beyaz bir kağıdın önüne oturtur. O an şiir tehlikededir. Çünkü bu kez akıl loş ışığını uzaktan da olsa şiire düşürmekten aciz kalır. Şair, yaraları kanarken değil, kabuk tuttuktan sonra yola çıkarsa mesafe kat edebilir.

Özetle: Bir şiire başlarken elimde şiirin mayasından başka bir şey olmadığını, yazma aşamasında esrikliğin okuma aşamasında aklın hâkim olduğunu, şiirin bitip bitmediğini tespit edebilmek için Horace'ın tavsiyesine uyup bir hafta dinlendirdikten sonra yeniden okuduğumu,yazarken şiirin müziğini sınamak için aynı dizeleri defalarca yüksek sesle tekrar ettiğimi, zaman zaman klasik müzik dinlediğimi ancak müzikteki ahengi şiire mal etmekten korktuğum için şiiri yüksek sesle okurken müziği susturduğumu söyleyebilirim.

MERDİVENŞİİR

KASIM – ARALIK 2005

Sayı 6

     
     
     
 

KİM Kİ DÖNER,
( A.Ali Ural )

Sırf kıvrılıyor diye yolu yılana benzetenlerin zehrine bağışıklıyız biz. Yol, ille de bir şeye benzetilecekse; atımızı bağlayıp biz benzetiriz:

Balıkçının yolu misinadır, ucunda ne olduğu belli olmayan. Uçurtma uçuran çocuğa ülkesi görünür ipin ucundan. Her telinden ayrı bir Rapunzel'e çıkılan gür saçlar, yollarıdır aşığın. Bahçıvanlar bilir, duvarlar yoludur sarmaşığın. Biz yol ehli, yani yolcular, razı değiliz yolun yılana benzetilmesine. Ahmet Haşim batan güneşi, kısılan lambaya benzetmiş ne güzel! Biz de benzetelim yolları lambanın fitiline.

Bir lamba hüzniyle1

Kısıldı altın ufuklarda akşamın güneşi;

Söndü göllerde aks-i girye-veşi

Gecenin avdeti sükûniyle

Gecenin sessizliğinin dönüşüyle, kocaman bir damla gözyaşına dönünce göller, ağlamaklı bir yansıma olur batan güneşe. Ki söner, suyla temas edince. Ki söner, yanınca gece.

Yollar

Ki gider kimsesiz, tehî, ebedî,

Yollar

Hep birer hatt-ı pür sükût oldu

Akşamın sine-i gubarında

Onlar

Hangi bir belde-i hayâle gider

Böyle sessiz ve kimsesiz şimdi.

Yolların kimsesizliği insanınkine benzemez. Sessizlik çizgileri uzar da uzar. Hiç kimse yolları evlat edinmez. Belki akşam acır da sarar tozlu sinesine. Tenha ve sonsuz yollar! Hangi hayal beldesine?

Meftûr

Ve muhteriz yine bir nefha-i hayal esiyor,

Bu nefha daları bitâb ü bî mecal uyutur,

Sonra eyler kıyâhı nâlende,

Sonra âgûş-ı ufk içinde ölür...

Bıkkın ve çekingen; yine bir hayal nefesi esiyor... Öyle bir rüzgar ki bu, dalları takatsiz bırakıp uyutuyor koynunda. Sonra inletiyor otları. Sonra ölüyor ufkun kucağında.

Ey kalb!

Seni öldürmesin bu sâye-i şeb,

İşte bir dest-ı sâhir ü mahfî

Sana nûr-ı nücûmu indirdi.

Gecenin gölgesi katilin olmasın ey kalb! Sen ışık iste yeter! Bak sihirli, gizli bir el, sana yıldızların ışığını indirdi. Seni öldürmesinler!

Kuruldu işte, mesâfât içinde, lâl-i mesa

Bütün meâbid-i hiss-ü meâbid-i hulyâ

Bütün meâbid-i meçhûle-i ümid-i beşer.

Duygu mabetleri, düş mabetleri, insanlık ümitlerinin o meçhul mabedleri. Bir bir kuruluyor kızıllığında akşamın. Mesafelerin içinden yükseliyor semaya. Yükseliyor semaya notaları şarkının.

Gurûb içinde bu eşkâl-i bîhudûd-ı zeheb

Zücâc-ı san'at ü fikretle yükselirler hep;

Büyük denizlere benzer eteklerinde sükût,

Sükût-ı nâ-mütenâhi, sükût-ı nâmahdûd,

Sükût-ı afv ü emel...

Öyle bir mimaridir ki bu, sanat ve düşüncenin kristal abideleri, sınırları belirsiz altın şekillere kendi gömleğini giydirmiştir. Sonsuz ve sınırsız sessizlik yakışır böyle bir abidenin eteklerine. Af ve ümit sessizliği, vurur sahillere dalga yerine.

Bir el

Derîçelerde bir altın ziyâ yakıp indi,

Aktı âb-ı sükûta yıldızlar

Bütün sular zehebî herzelerle işlendi.

Demek o geldi; çocukken okuduğumuz hikayedeki. Şair, altın pencereli evin sırrını verdi. Pencerelerde altın külçeleri eritip indi yeniden. Sessizlik suyuna aktı yıldızlar. İşte, işte bütün sular, altın titreyişlerle işlendi. Demek o eldi! Kuyumcu güneşin sanatkâr eli!

Tâ öteden

Şimdi zer gözleriyle tâ öteden

Gam-ı ervâhı vecde da'vet eder

Bütün meâbid-i meçhûle-i ümid-i beşer

Bütün meâbid-i vecdin soluk ilâheleri

Birer birer iniyor, gözlerinde rü'yalar;

Dudaklarında ziyâ-dâr ü muhteriz titrer

Akşamın bûse-i huzû' eseri.

Altın gözleriyle ta ötelerden, ruhlardaki hüznü yatıştırmak isteyen, insanlık ümitlerinin bütün meçhul mabetleri, coşku mabetlerinin beyaz ilâheleri, birer birer inerken gözlerinde rüyalar, dudaklarında utangaç, ışıklı, parlak akşamın buse izleri var.

Soluk ve gölgeli simâlarında rengi mesa

Nakşeder bir teheyyüc-i rü'yâ:

Biri yorgun semâ-yı lâl'e bakar,

Biri bir gölge meşy ü gaşyiyle

Miyâh-ı râkideye samt ü hâb içinde akar;

Biri bir ergânûn-ı eb'âdı

Dinliyor, gölgelerde ser-be zemîn

Biri altın gözüyle, güyâ ki,

Sana ey kalb ü mübhem ü bâkî

“Gel!” diyor.

Güneş kuyumculuğa devam etmekte ve akşamın vitrininde sanatının yeni şekillerini göstermektedir. Akşamın rengi soluk ve gölgeli simalarına düşünce, o hayal ilâheleri bir rüya heyecanına bürünmüşlerdir. Biri yorgun, kızıl gökyüzünü seyretmekte, diğeri dalgın bir yürüyüşle durgun sulara sessizlik ve uyku halinde dökülmekte, bir başkası gölgeler içinde mesafeler orgunun yerle göğü kaplayan nağmelerini dinlemekte... Ve nihayet biri altın gözleriyle sana: “Ey müphem ve ağlayan kalp, gel!” demektedir.

“Gel!” Bu nasıl tılsımlı bir kelimedir ki, emir olduğunu unutturup bizi hazla titretir. “Gel!” nasıl bir emirdir ki, söyleyenin dudağında altın gibi şekillenir.

Lâkin

İniyor

İşte leylin zalâm-ı bî dâdı...

Yollar,

Ah ey kimsesiz yollar,

Yolların ey sükût-ı hüzn-eseri,

Bugünün inmeden şeb-i kaderi

Meâbid-i emel ü histe sönmeden bu ziyâ,

Ölmeden onların ilâheleri,

Ah gitmez mi hatt-ı sâkitiniz,

Şimdi zer gözleriyle, ta öteden

Tâ öteden

Gam-ı ervâhı vecde da'vet eden

Uzak meâbid-i pür-nûr-ı vecd ü rü'yâya

Ki câ-be-câ kapıyor bâb-ı va'dini sâye.

Fakat, gecenin amansız karanlığı hızla iniyor. Birazdan sihirli anların üstüne siyah bir perde örtülecek. Yollar! Ey kimsesiz yollar! Hâlâ bir yolcuyu çekemediniz kendinize! Ey yolların hüzünlü susuşu! İnmeden bugünün kader gecesi, arzu ve duygu mabedlerinde bu ışık sönmeden, ölmeden onların ilâheleri, şimdi altın gözleriyle, tâ öteden, ruhların hüznünü vecde davet eden, vecd ve rüya dolu uzak mabetlere gitmez mi sessiz çizgileriniz? Ki o mabetlerin vaad kapısını yer yer gölgeler kaplıyor. Birazdan karanlığa gömülecek vaadler. Birazdan gece kara bir eşkiya gibi kesecek yollarını.

Sırf kıvrılıyor diye yolu yılana benzetenlerin zehrine bağışıklıyız biz. Biz, yol ehli, yani yolcular; “Kim ki döner, biliriz yola çıkmamıştır o”2. Yol ille de bir şeye benzetilecekse, atımızı bağlayıp biz benzetiriz:

Ve yapışırız semadan sarkan ipe!

NOTLAR

1. Yollar, Ahmed Haşim.

2. Pablo Neruda.

MERDİVENŞİİR

KASIM – ARALIK 2005

Sayı 6

 
     
     
     
 

OLVIDO
( A.Ali Ural )

Çekilen deniz, ıslak kumlar bıraktı karada. Çekilen sürme gözü kararttı. Çekilen koşucuya kara madalya. Çekilen ordular kara saplandı.

Çekilmek, yer açmaktır yeni gelene. Yeni gelen, yeni gelin gibi nazlı değil, hoyrattır. Kaba elleriyle karıştırır çeyiz sandıklarını. Bohçamızdan kan kokan kederler çıkarır. Çünkü çekilmiştir güneşin saltanatı. Sultan çekilip gitmiştir sırtını dönüp şehre. Şimdi yeniden özletmek için kendini, gün akşama bırakmıştır yerini. Akşamsa günden kalan renkleri, bir bir siyaha boyar kara elleriyle. Akşam ki, yalnızlığımızdır.

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Gün saltanatıyla gitti mi bir defa

Yalnızlığımızla doldurup her yeri

Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,

Bir el çıkarmaya başlar bahçamızdan

Lavanta çiçeği kokan kederleri;

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Kim sığınmamıştır nisyanın kalesine? Kim terketmemiştir hafızasını? Zamanı mahmuzlayıp atının terkisinde, hatırlama şeytanından kim kaçmamıştır. Esir düştüğünde bu yorgun kale, yangın çıkartır doğduğun evde. Ki o evden fırlayan oklar, hatrın kapılarına yağar. Verir beşiği gecenin ellerine, bütün yenilenler, kaybolanlar, mahzunlar…

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar

Unutuşun o tunç kapısını zorlar

Ve ruh atılan oklarla delik deşik;

İşte, doğduğun eski evdesin birden,

Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,

Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik

Ve cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar…

Dilin ucuna kadar gelmiş ama söylenmemiştir. Yarısı yazılıp yırtılan şiir. Hem aşk, yarım kaldığında aşk, şiir terkedildiğinde şiir. Ne zaman değse büyülü eli, bulut o zaman bulut, o zaman uçmakta kuş. Ne zaman yağmur pencereyi tıklatsa, kulak ver sabaha, aşk söyletiyormuş…

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir

Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;

İnsan yağmur kokan bir sabaha karşı

Hatırlar bir gün bir camı açtığını,

Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu

Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı…

Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Hem olgunlaştırır, hem buharlaştırır yaz. Zalim bir çiftçi gibi devşirip meyveleri, bir daha asla sana uğramaz. Kolkola halay çeken eski zaman kızları. Nasıl tarif ederler bilmem aşkları. Ay kolkoladır ne varsa yerde. Halayda kolkola girmemek olmaz. Nasıl sürüklenirse ay bahçelerden, nasıl dalgalanırsa fısıltıyla etekler; aşk öyle biter…

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla

Halay çeken kızlar misali kolkola.

Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri,

İhtiyar ağaçlı, kuytu bahçelerden

Ayışığı gibi sürüklenip giden;

Geceye bırakıp yorgun erkekleri

Salınan etekler fısıltıyla, nazla…

Çiçekler ne çok şeye tanıklık eder. Dostluklar, ölümler, düğünler, aşklar… Solmasalardı döneceklerdi, yalan yemin edilen ebedî aşklar. Oysa kar kucakladı baharı. Işte ömrün en güzel aldanışı! Ayak izlerine serpilen çiçek. Olmayacak baharların şarkısı.

Ebedî âşığın dönüşünü bekler

Yalan yeminlerin tanığı çiçekler

Artık olmayacak baharlar içinde

Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!

Aldan, gelmiş olsa bile ümitsiz kış;

Her garipsi ayak izi kar içinde dönmeyen aşığın serptiği çiçekler.

Ya sen! Sen değil miydin yüzüme vuran. Dalların arasından akan gümüş su. Ben yüzümü o suyla yıkadım. O suyla geçti ölüm korkusu. Oysa senin ölümsüz aksin. Bırakmıyor peşimi şu akşam vakti. Sürüklemek için hatıraları. Rüzgar seninle yer değiştirdi.

Ya sen! ey sen! esen dallar arasından

Bir parıltı gibi görünüp kaybolan

Ne istersin benden akşam saatinde?

Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,

Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;

Hatıraların bu uyanma vaktinde

Sensin hep, sen, esen dallar arasında.

Yeter kapansın o tunçtan kapı. Ellerimle açtığım vahşi pencere. Unutuş gemisi beni kurtarsın. Madem denizler çekti derinlerine. Madem sular yükseldi , örttü maceraları. Bir akvaryumu seyreder gibi, bakayım yükselsin kederin dumanları…

Ey unutuş! kapat artık pencereni

Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;

Çıkmaz artık sular altından o dünya.

Bir duman yükselir gibidir kederden

Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.

Amansız gecenle yayıl dört yanıma

Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni.

Akşam! Geceye dön, daha zifiri kapla! Unutuş! Kurtar gamdan, beni kucakla!

  • Olvido, Ahmet Muhip Dranas

MERDİVENŞİİR

EYLÜL-EKİM 2005

Sayı: 5

 
     
     
     
 

AVCI, AV VE İZLER
( A:ALİ URAL )

AVCI, AV VE İZLER

Avının izlerine değil kendi izlerine ram olan bir avcının vay haline!Nişan almayı öğrendikten sonra da poligonlardan çıkmayan, ateş etmek için iç içe geçmiş dairelere ihtiyacı olanlara da! Haritamı çizip elinize vermemi istiyorsunuz demek.Hazinemi hangi ağacın altına gömdüğümü bilmek...İsterseniz altında gömü bulunan ağacın ait olduğu ormanı da işaretleyim haritamda, kolaylık olsun.Ağacımın hangi ağaçlarla akraba olduğunu gösteren kütüğü de iliştireyim eke. Ormanda kaybolduğunuzda yönünüzü nasıl tayin edeceğinizi fen ve tabiat dersinde öğrenmiştiniz, hatırlayın; ağaçların gövdelerindeki yosunlu taraf kuzeyi işaret eder.Yoksa siz kutup yıldızına bakarak mı yönünüzü tayin ediyorsunuz!İyi de bu kadar kutup yıldızından hangisini izliyorsunuz? Her gece yeni bir kutup yıldızı çıkmıyor mu gökyüzüne, yanlış mı duyuyorum, mikrofonu eline alıp “ bir-ki”hatta sadece “bir”diye üflemiyor mu!! Fazla kutup yıldızı göz çıkarmaz, diye de düşünebilirsiniz tabii ama bir şartla; kolunuza üç noktalı bir pazubent takarak...

Tamam Eliot haklı, bütün eserler organik bir bütün oluştururlar ve diri ozanlar ancak ölü ozanlar arasında kendilerine bir yer açabilirler. “İçinde yaşadığımız çağa kadar yaratılmış bütün sanat abideleri, kendi aralarında ideal bir düzen ve bütün oluştururlar.”Aldım, kabul ettim. Ama siz de kabul edin ki, futbolcuların soyunma odaları, mağazaların elbise kabinleri, doktorların paravanları vardır. Ama bir şey veremesem de, eli boş göndermemem gerekiyorsa sizi Robert Frost gibi “Ormanda karşıma iki yol çıktı.Ben az kullanılmış olanını seçtim.”diyebilirim.Ve hatırlayabilirim Behçet Necatigil'i :

“ Nerden niçin mi geldim

Bilmeden bir şey diyemem,ya siz?

Hem hiç önemli değil

Geldim, yer açtılar, oturdum

Girip çıkanlar vardı

Zaten ben geldiğimde.”

* * * *

Cahit Zarifoğlu'nun mektubu ılık bir çöl rüzgarı gibi Arabistan'da beni bulduğunda on dokuz yaşındaydım.Henüz edebiyat dergilerine göndermemiştim şiirlerimi.Orada tanıştığımız bir Türk mühendisinin okumak bahanesiyle aldığı şiirlerimi Cahit Zarifoğlu'na gönderdiğini, içinde “Sen de bir imza sahibi olacaksın.”cümlesi bulunan o ılık mektubu aldığımda anladım. Zarifoğlu, mektupla beraber “Öfkeli Çocuklar”adlı şiirimi yayınladığı Mavera'nın son sayısını da göndermişti bana. Dünyanın bir ucunda beni bulan bu elin yazdıklarını o günden sonra daha yakından izlemeye başladım.Zarifoğlu bir şiirinde “Bu sabah beni iri anla, taşıp”diyordu ve hayatında bir kez taşmamış kimi şairler onun şiirlerini anlamsız buluyordu.Zarifoğlu'yla mektuplaşmalarımız devam etmiş, ne yazık ki yüz yüze görüşemeden Hakkın rahmetine kavuşmuştu.O zamanlar henüz İsmet Özel'le tanışmıyordum.Özel'in Zarifoğlu'nun ölümünün ardından “O'ndan sonrakiler O'nda ders alınacak bir taraf bulacaklardır.Hem şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından, hem müslüman bir şairin dünya hayatındaki temayülleri bakımından.” diye yazmasından çok sonra kader İsmet Özel'le yollarımızı kesiştirdi.Türk şiirinin bu büyük şairleri benim özge şairlerimdir ve onlar hakkında bir soruşturma kapsamında cevap vermemin haklarını vermeme yetmeyeceğini düşünürüm.Allah ömür verirse onlar hakkında oylumlu yazılar yazmak istiyorum.

* * *

Şairin kişisel tarihi içinde yaşadıklarının yanı sıra okudukları da yer alır.Tek bir olayın bir esere ilham kaynağı olduğunu söylemek nasıl gerçekle bağdaşmazsa tek bir eserin de bir başka eserin biricik kaynağı olduğunu söylemek o kadar yanlış olur.Doğrusu bunlar ancak heyecanları taşırıcı bir rol üstlenmişler, şairin derinlerinde birikip zamanla cevhere dönüşen şiiri yeryüzüne çıkarmışlardır.Yazdığım şiire katkıda bulunmayan ne var!Yalnız tabiat ve olaylar değil, kitaplar da ruhumun denizini kıpırdatıyor.Çağrışımın manivelası iradeyi dayanak noktası olarak alıp, yerküreyi yerinden oynatıyor.

Hece (Mart 2006)

 
     
     
     
 

ŞİİR BENİ NEDEN SEÇTİ?
( A.Ali Ural )

Şairler, kendilerini nesnelere ad veren Âdem gibi görüyorlar.(1) Ben Ali'yim.

Şehrin Hakimi değilim.(2) Öğretmeni de.

Belki taş ustalarından biriyim, yonttuğu taşların o büyük yapıya bir şey katmasını isteyen. Ve kopmamasını, o kadim estetikten.

Fotoğraf çekerken metre ayarını bozarım. Bu yüzden resimlerim fludur.

Suyu doldurduktan sonra testiyi kırarım, suyun akışını izlemek için.(3)

Vapura her bindiğimde, can yeleklerinin yanındaki levhadaki “Can Yeleğini Nasıl Kullanacaksınız?” başlığını okur, gülümserim.

Köpekler daha uzaktan gördüklerinde beni havlamaya başlarlar. Ancak çalıyı dolaşmayı ar sayar, yanlarından yürür geçerim.

Mikrofonu bayrak yarışındakiler gibi birbirlerinin elinden kapıp kaçanları saha kenarından izlerim, ne susarak, ne konuşarak.

Hüzün, demeden hüznü, acı demeden acıyı, aşk demeden aşkı anlatabilirim.

Mürekkebe su katmam, çoğalması için(4)

“Evet, özür dilerim. Kusuruma bakmayın. Yazmamak elimden gelmiyor”(5)

Kızmamak da haksızlıklara(6)

Fotoğraf çekilirken kalabalığın arkasında kalırım. Ve hayret içerisinde kalırım ne zaman bir futbol takımı gibi yarısı çömelmiş, yarısı ayakta objektife bakarak poz verenleri görsem.

Sonra sevinirim; iyi ki bu fotoğrafta yokum ben!

Şiir neden mi beni seçti?

Kim bilir,

belki de bu yüzden.

(1) “Her genç şair, kendini nesnelere ad veren Âdem gibi görür. Gerçekte Âdem değildir, üstelik arkasında köklü bir gelenek vardır. O gelenek de yazdığı dil ve okuduğu edebiyattır.” Borges

(2) “Şair, şehrin hakimidir, ama şehrin bundan haberi yoktur.” Browning

(3) “Sen kapları, testileri hele bir kır sular nasıl bir yol tutar gider” Mevlâna

(4) “Yeni şairler mürekkebe çok su katıyorlar” Goethe

(5) Borges

(6) “Pek öyle bir şey değildir şiir

biraz fazlası Antiller'deki kasırganın” Raymond Queneau

MERDİVENŞİİR

TEMMUZ-AĞUSTOS 2005

Sayı 4

 
     
     
     
 

BENGAL KAPLANLARI VE ÇEÇE SİNEKLERİ
( A.Ali Ural )

Parlak turuncu üzerine siyah şeritlerle bezeli kıyafetiyle bütün gün uyuduktan sonra, gece davetten davete koşan, gözalıcı kostümüyle dikkatleri üzerine çekmek şöyle dursun, her seferinde gözleri uyuşturup fark edilmemeyi başaran, uzun boylu ve cüsseli; ama çok iyi koşan, yüzen ve tırmanan, uzun otlar arasında ve mağaralarda gölgelenip, kayalık dağlarda güneşlenen, suların ve ormanların sofrasında “buyurun” denilmesini beklemeyen kaplanlar var aramızda.

Hala aramızdalar, yüz binden yedi bine düşse de sayıları. Bir yüzyıl sonra hâlâ aramızdalar; çünkü; iki aylık bir bebek annesinin memesini ancak bulurken, onlar iki aylıkken anneleriyle avlanmaya çıkar, altı aylık bir bebek ancak hecelerken, onlar altı aylıkken öldürmeyi öğrenir, on altı aylık bir bebek henüz yürürken onlar on altı ayda usta bir avcı olurlar. Artık karanlıkta gördüğünüz, rüzgârda salınan bitkiler değil, avlanmaya çıkmış bir kaplandır sadece. Hangi hırsızdan öğrenmiştir yürümeyi bilinmez ama iyi öğrenmiştir ve ayak seslerini, nefes alıp verişini ve yüreğinin gümbürtüsünü duyurmadan ağır ağır yaklaşır avına; atılır, kavrar ve dişlerini boğazına geçirir.

“Tiger, tiger, burning bright

In the forest of the night

What immortal hand or eye

Could frame thy fearful symmetry?(1)

Kaplan, kaplan gecenin ormanında

Işıl ışıl yanıyorsun

Hangi ölümsüz eldir ya da göz

Senin müthiş yapını kuran?”

İşte sürüklüyor avını, sessizliği sese katarak, yüzlerce metre sürüklüyor; antilopu, bufaloyu, domuzu. Uzun otların arasına götürüyor; yalnız yiyecek. Ne öğretmen! Bize kudreti ve sesizliği öğretiyor.

“Hangi gök çatlağından sızıyor

Gözlerinin alevi

Hangi kartal kanadı, hangi yürek

Hangi el ateşi kavramaya cesaret edebilir?”

Sırtı dönükken bile gözleri çullanıyor üstümüze; kulaklarındaki beyaz noktalar karanlıkta göze benziyor ve ona göz diken yırtıcılar, o başka tarafa bakarken kendilerine baktığını sanıyorlar.

“Ve hangi omuz ve hangi sanat

Bükebilir kalbinin kirişlerini

Ve senin kalbin çarpmaya başladığında

Hangi heybetli el ve hangi heybetli ayak”

İşte kaplan efsanelerimize giriyor ve biz cesareti, hırsı, kudreti, şehveti ve aşkı onun sırtına yüklüyoruz. Avcılarımız bir kaplanı anlatamadan öldüklerinde ölüyorlar gerçekten, ressamlarımızın kollarına kan, ancak fırçalarını turuncuya ve siyaha batırdıklarında geliyor ve şairlerimiz kelimelerini kirli beyaz beneklerine sürmeden yazamıyorlar.

“Hangi çekiç, hangi zincir

Hangi ocaktaydı beynin

Hani o örs, nerde yumruk

Dehşetinden ürkmeyen.”

İşte kaplan insanı korkutuyor; halbuki avlanma yeteneğini kaybetmiş olması gerek insana dokunması için; yaşlı, yaralı ya da yavrulu olması gerek. Kaplan ancak o zaman kolay bir av olarak insana tenezzül ediyor.

“Yıldızlar mızraklarını aşağı fırlattıklarında

Ve suladıklarında cenneti gözyaşlarıyla

Gülümsedi mi yaratan harika eserine

Kuzuyu yaratan mı seni yarattı?”

Oklarımızı ve mızraklarımızı, yani sessizliğimizi terkedeli çok oluyor; kaplanların öğrettiği gibi değil, kendi bildiğimiz gibi avlanıyoruz artık. Onları, kürklerinin üstünde sevişmek, azalarından afrodizyak yapmak için öldürüyoruz. Bazen de öldürmeden elde etmek gerekiyor onları; ormandan çıkarıp sirke sokmak gerekiyor, ormandan çıkarıp hayvanat bahçesine.

“Kaplan, kaplan gecenin ormanında

Işıl ışıl yanıyorsun

Hangi ölümsüz eldir ya da göz

Senin müthiş yapını kuran?

Hayır, kaplan gecenin ormanında bir kor gibi yanmıyor artık. Karşısında suni bir gece, suni bir orman, suni bir göl, suni bir av ve gerçek bir insan var; parmaklıkların arkasında çocuğuna, “İşte bu kaplan!” diyen.

***

İşte bu kaplan da sinekler tarafından öldürüldü, hem de uyutularak! Hayır, çakalların tuzağına düşmedi, hastayken aç bir arslan parçalamadı onu. Kasları gevşedi, solunum hızı düştü, göz kapakları ağırlaştı. Uyku, çeliği paslandırdı, dişi kırdı, tırnağı söktü.

Dünya, sanki daha önce hiçbir kaplanı uyutmamış gibi açtı gözlerini. Haber ajanslarında tuşlara dokunuldu ve kağıttan dereler akmaya başladı:

“ÇEÇE SİNEKLERİ KAPLAN AVINDA!

-Hindistan'da uyku hastalığına yakalanan 11 bengal kaplanı öldü. Veterinerler erken teşhis koyamamakla suçlanıyor.

-Doğu Hindistan'da dünyanın en büyük beyaz kaplan topluluğunuzun bulunduğu Nandankanan Hayvanat Bahçesi'nde çeçe sineği faciası yaşanıyor. 11 kaplan öldü, ikisi ağır durumda olan altı kaplan da yoğun bakımda. Biyopside kaplanların çeçe sineklerinin bulaştırdığı uyku hastalığına (typanosomiyasis) yakalandığı ortaya çıktı.”

Evet kaplanların ateşi yükseldi, lenf düğümleri şişti ve derin bir uykuya daldılar. Üç metre uzunlukları üç yüz kilo ağırlıkları ile ömürleri üç ayı geçmeyen 6 milimetrelik çeçe sineklerine yenildiler.

“Ve hangi omuz ve hangi sanat

Bükebilir kalbinin kirişlerini

Ve senin kalbin çarpmaya başladığında

Hangi heybetli el ve hangi heybetli ayak”

(1) William Blake, Kaplan

MERDİVENŞİİR

TEMMUZ-AĞUSTOS 2005

Sayı 4

 
     
     
     
 

“UYARILAN ŞAİR” YA DA “AĞAÇLAR”
( A.Ali Ural )

O ısrarla bir dalı tutuyor. Nehrin coşkun suları yalnız kayıkları değil, masaları, masa lambalarını, telefonları, zil çığlıklarını, kalemleri, çarpık imzaları, cüzdanları, kredi kartlarını, köpekleri, şık tasmaları, bıçakları, çırpınan avları, ipleri, kuduz çamaşırları, saatleri, tehirli dudakları, arabaları, parlak jantları, televizyonları, aptal programları, küllükleri ve külleri yüzdürüyor. O, ısrarla bir dalı tutuyor ve önünden akıp geçen yüzlerce şekli hafızasına, bir fotoğraf makinesi sürati ve bir heykeltraş ağırlığıyla kazıyor. O, yanından geçen binlerce figürün arasına karışıp sürüklenmekten korkuyor. Bu yüzden tutunduğu dalı bir an olsun bırakmaması gerektiğini biliyor ve ince bileklerini dalla bütünleştiren platin bir çivi taşıyor bedeninde.

Bazen tek bir ağaç, bazen bir orman geçiyor yanından. Vahşi hayvanlar nefes alıp veriyor. Dallar da yapraklara sarılıyor korkudan. Her canlı saatine bakıyor. Hepsi emin tam vakti olduğundan. Yalnız şair, o tekrarlıyor kendi kendine. Hafızası kabul etmek istemeyince. Tekrarlıyor durmadan:

Ellerimin önündeki dallar da

Sarıldı yaprağa

Göremiyorum karşı yamacı

Erken mi yoldayım

Ben mi geciktim

Yoksa ben mi geciktim

Nehrin içine şüphe düşüyor, işitince kelimeleri. Taşıdığı yükü denize dökmek için. Acaba gecikti mi? Hem gece uyumak yok koşmaya devam. Hem her gece atlılar akıyor yanından.

Önümüzde bir çınar yükseliyor

Her gece atlılar geliyor ona

Destan söyleşip gidiyorlar

Esmerlikleri

Tutuşup kuruyan dudakları kalıyor sabaha

Bu destanı ancak kuruyan bir dudak anlatabilir. Destan tutuşturur, çınar gölgelendirir. Kırmızıdan siyaha döndükçe bu mısralar, kırmızıdan siyaha döner atlılar. Kırmızıdan siyaha döndükçe bu dudaklar, siyah kelimeleri nehre yuvarlar. Ve ıslanır ve rüzgâr ıslağı sever. Ve ıslanır şairin tutunduğu dal titrer.

Dostum

Üşüyorum dedin

Üşüme

Korkuyorum-Korkma

Kaçıyorum-Kaçma

Ürperiyorum düşünceden-ürper

Üşüme, korkma, kaçma ama ürper. Tepeden tırnağa siyah gölgeler, yerini bıraksın artık güneşe. Yerini bıraksın çınar balkona. Şehir yüzsün nehrin en sığ yerinde.

Sabah trafik

Çınara kim bakar

Kim geçer dallarından

Bahar mı geliyor

Komşunun balkonunda

Çamaşırlar renk renga renk

Gizli bir ortaklık olmalı aynalarla arasında. Ki her şey yüzünü görmeye koşar baharla. Saçlar salınır, arılar salınır kovanlardan. Estetik cerrahlar; neşteri kovanlardan. Dağlar; suyu kovanlardan nehre. Kışı kovanlardan; erik ağacı. Ve bahar gelince şehre; yeşil yanar trafik lambaları... Ya kızlar, ya bahar zambakları?

Kızlar göğüslerini

Baharın ağacına

İlk açan çiçeğine

Dayadılar

Arılarla erkekler boğuşuyor

Arılarla uçan bütün çiçeklerle

Ayaklarında taşınan tozlarla

Akıyorlar alıp götürülürken

Yaprakevlerin içindeki dişiliklere

Bir ağaç nefes nefese koşuyordu bir ormana yetişmek için. Bir bulut nefes nefese koşuyordu bir yağmura yetişmek için. Bir taş nefes nefese koşuyordu bir katile yetişmek için. Bir göz nefes nefese koşuyordu bir âmâya yetişmek için. Bir çiçek nefes nefese koşuyordu bir bahçeye yetişmek için. Sen dostum, sen duymadın, oysa fısıldanmıştı sana. Sen o gün doğacaktın; güneş ne gün doğacaksa. Nerede vakit kaybettin bilmem. Hangi yıldırımlar yolunu kesti, hangi mağaralara sokuldu gölgen. Atın kaçıp gitti mi yoksa dağlara söyle. Yoksa dağlara söyle, yeni bir at göndersin. Yoksa dağlara söyle emsin korkularını. Yoksa dağlara söyle, yankınla sedeflensin.

Dostum geç kaldın

Güneş ne gün doğacaksa

Söylediler duymadın geç kaldın

Otur ağla sonra soframda doy

Ekmek tut zeytin tat

Açlığını eğlerken sen

Bak nasıl ayçağın erleri

Savaşarak ve devirleri aşarak geldiler

Karanlığı karaladılar yolları tuttular

At tepmedeler

İlkçağ, ortaçağ değil ayçağ. Hilal büyüdü, dolunayçağ. Her şey eskidi, ay hâlâ yeni. Kılıç parlaklığı yakamoz değil mi? Savaşarak ve devirleri aşarak değil mi? Değil mi ki karaladılar karanlığı. Değil mi ki her gece çınarla söyleştiler. Otur ağla, tat sıradanlığı. Bak nasıl bilediler şairler kelimeleri. Yalnız yol katetmediler, kestiler taşı, demiri. Alevi kestiler; alev kül şimdi...

Bak nasıl savaşı bindiler. Gece çınara gelip söyleşip

Kelime ettiler söz bilediler

Zorun yamanını kolayladılar

Sahip olun taşa demire

Aleve

Küle bile

Küle sahip olun ki ateşi hatırlayın. Ateşi hatırlayın ki her dolunayı, gümüş bir tepsi gibi külle parlatın!

*Ağaçlar, Cahit Zarifoğlu

MERDİVENŞİİR

MAYIS-HAZİRAN 2005

Sayı 3

 
     
     
     
 

KAN VAR BÜTÜN KELİMELERİN ALTINDA
( A.Ali Ural )

Babil kulesi yıkıldı; söze bir yerden başla! Fakat hangi yerden? Bütün diller birbirine dolaştı, hangi yerden! Bir kelimeyi yerden yere vur, bir kelimeyi bağışla! Bir kelimeyi öp, bir kelimeyi seyret, bir kelimeyi ağla! Cebinde beş tüy gezdir kalem yerine; kartal, akbaba, güvercin, tavus ve serçe. Beş kanatla beş ayrı mektup yaz ve söyle; hangi tüyün yazısı daha güzel, hangi tüyle kanatlanıyor ruhun, hangi tüyle kıpır kıpır gölgeler, hangi tüyle ölüme yolculuğun? Hem mektuplar hem posta arabaları ağır. Hem hangi tüyle imzalıyorsun?

Posta arabalarından söz et bana

Kan var bütün kelimelerin altında

Ezop'un şu lânetli dilinden söz et

Kan var bütün kelimelerin altında

Bu taşın altında ne var? Ya bu kelimenin? Batması mukadder bir geminin, yol aldığı gibi kayalıklara. Kölesiyken kahini oldun Babil'in. Ezop, efendine öğret; dil ne lanetli bir şeydir... Dündür, bugündür, gelecektir; hiç ummadığın anda.

Umulmadık bir gün olabilir bugün

Aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara

Bir çay söyle yağmurların kokusunda

Kan var bütün kelimelerin altında

Bir çay söyle; akşam kanı olsun! Kıpkırmızı ışığı yüze vursun. Aslan çeksin tırnaklarını, kavga yok bugün. Kan var bütün kelimelerin altında...

İşte durup dururken şurda

Bir yelpaze gibi açıldı sesin

Güzün en gürültülü kanadında

Göğün en ince dalında

Bir yelpaze; bin kuş şakıyor her katında. Bir yelpaze; bin kuyuya bakraç salıp değmiyor suya. Bir yelpaze; göğün en ince dalında; düştü düşecek sonbaharımda... Bir yelpaze gibi açıldı sesin. Kan dalgalanıyor rüzgarında.

Kan var bütün kelimelerin altında

Umulmadık bir gün olabilir bugün

Bir çeşme gibi akabilir cumartesi

Çığlığındaki sessiz harfler

Dün gecenin ağırlığıdır damarlarında

Umduğumuz nice gün, umulmadık yaralar açtı tenimizde. Belki adalet olur; umulmadık bir günle iyileştiğimizde. Bir çeşme gibi akabilir cumartesi ve götürür kirimizi. Bu bir cumartesi çığlığı belki. Bir çığlıkta nasıl durursa sessiz harfler, öyle durur işte sesinde kelimeler. Öyle durur, çünkü gecenin ağırlığı hâlâ üzerinde. Damarsız akan kan yayılır sözle.

Ne güzel konuşur sokak satıcıları

Fötr şapkalarıyla ne kalabalıktırlar

Ve çiçekçi kızların göğüsleri

Daha suçsuzdur kırlangıç yumurtasından

Kan var bütün kelimelerin altında

Çünkü aşk, şalını örtmüştür şehre. Artık her konuşma güzel, her bulut gölge. Resim flu, şapkalar birbirine karışmış. Bir kalabalık, hepsi bu! Ne önemi var! Her şey masum ve çiçekçi kızlar, kanlı güller taşıyorlar sepetlerinde.

Yaprağını dökecek ağaç yok burda

Ama ışık dökebilir olanca renklerini

Sürekli işbaşındadır belleğin

Tanık şairler arasında

Oyuncu arkadaşlar arasında

Ağaçlar, yapraklarını toplayıp gittiler. Yanlarında meyvelerini ve gölgelerini de götürdüler. Fakat bıraktılar bizi. “Bir gölge bile değilsiniz!” dediler. Hey tepeler, vadiler, bozkırlar, kayalıklar, ne kadar çıplaksınız! Boşuna heveslenmeyin. Yaprağını dökecek ağaç yok burda! Ağaç yok! Ağaç yok! Ağaç yok! Güneş sen dök o halde renklerini! Güneşsen yak ve biz unutmayalım renklerini.

Yolculuk bir kafiye arayabilir

Atının kuyruğundaki düğümde

Ölüm bir kafiye arayabilir

Ak gömleğinde

Yol bir kafiye arar ve bulur

Dönemeçlerin benzerliğinde

Ben bir kafiye arar ve bulurum sana ait her şeyde. İşte şairlerin gözü önünde, eğildiği dizi önünde, ay kararır yüzü önünde. Ben bir kafiye arar ve bulurum.

At, yola; ölüm, kefene; yol, dönemeçlere sığındığında, anladım:

Kan var bütün kelimelerin altında!

Bir gül al eline söz gelimi

Kan var bütün kelimelerin altında

Beş dakka tut bir aynanın önünde

Sonra kes o aynadan bir tutam

Beyaz bir tülbent içinde

Koy iç cebine

Bütün bir ömür kokar o ayna

Kan var bütün kelimelerin altında.

- Bir gül almak kolay mı? Demek bir gül alayım elime!

- Söz gelimi!

- Demek aynanın önünde tutayım beş dakka!

- Söz gelimi!

- Demek keseyim o aynadan bir tutam!

- Söz gelimi!

- Bir tutam saç gibi beyaz tülbent içinde!

- Söz gelimi!

- Bütün bir ömür boyu cebimde bahar!

- Söz gelimi!

- Söz gelimi göstermez gülü gören aynalar!

Kan var bütün kelimelerin altında

İşte o kandır senin gülüşün

Sızmıştır hayatın derinliklerine

Siyahtır orda kırmızıdır

Daldan dala atlar

Sever çocuklara anlatılan masalları

Bıçak izidir iki dudağın birleştiği çizgi. Kesilen bir hayattır; nardır yani. Işıl ışıl beyaz nar taneleri; saçılır etrafa kandır yani. Ve emer toprak fışkırsın diye hayat, bu gülüşü tutamaz, sağnaktır yani. Emer zindanlarda sultanlar yüzüğünü. Siyahtır, kırmızıdır; ağudur yani. Daldan dala atlar bu ağulu ses; masallara dokunur; avutur yani.

Ama iş savunmaya gelince

Yalnız alevi savunur

Ve güneşin solmaz çekirdeğini

Yalnız doruklarda

İş savunmaya gelince; kış fırtınayı savunur, deniz aysbergi, oysa bahar savunamaz çiçeklerini; hırsız elması savunur, savunamaz elmas alevlerini. Aşk, sen savunursan; yalnız alevi savunursun ve güneşin solmaz çekirdeğini. Aşk, sen savunur musun?

Savunuyorsan teslim olan kim yalnız doruklarda?

Güneş dünyaya yaklaştı...

Umulmadık bir gün olabilir bugün

Kan Var Bütün Kelimelerin Altında

  1. Kan Var Bütün Kelimelerin Altında, Cemal Süreya, 1969.

Meridvenşiir

Mart Nisan 2005

Sayı 2

 
     
     
     
 

ŞAİRİN SORUSU, ŞAİRİN CEVABI
( A.Ali Ural )

Biliyorum bu vakitte

Zorlanıyor göğsün ta derinden

Sormak zorunda olduklarından

Herman Hesse(1)

Soru işaretini kesik koluna çengel yapan, bir gözü kara bantla kapalı korsan, açıldı kaybedene kadar karayı. Şair olduğu söyleniyor; elini çengelle değişmesini, arama ihtirasına, gözünün birinden vazgeçmesini, tek gözle daha iyi nişan almasına bağlayanlar var. Mahrum kalınan her şeyin, yerine mahrum kalınan başka bir şeyi bırakarak, yokluğunu varlığa çevirdiğini söyleyenler de. Soru sormanın cevap vermekten kolay olduğunu düşünenler yanılıyorlar. Yanılıyorlar; çünkü sormak, emmektir yılanın soktuğu yeri, emmek yeşil yarayı iğrenmeden, sonra tükürmek o kanlı zehri!

“Yaşam, gerçekten ne zaman yaşamımız oldu bizim?

biz gerçekten ne zaman biz olduk?”

Octavio Paz(2)

“Ah kimden, kimden bize hayır var?”

Rilke(3)

“İnsanı sözcüklerle, anlamlarla dayanılmaz bir güreş

Karşısında bırakan. Şiirin önemi yok,

İnsanın umduğu kadar değil

Çoktan beri aranan şeyin değeri ne?

Değeri ne çoktan özlenen sessizliğin, sonyaz erincinin

Değeri ne yaştaki bilgeliğin! Aldattılar mı bizi...”

T. S. Eliot (4)

“Öyle gelir ki bana, uyumak yeğdir böyle yoldaşsız olmaktan

Böyle beklemekten; ve ne yapmak ve ne söylemek gerek bu arada

Bilmem; hem neye yarar ozanlar yoksunluk zamanında.”

Hölderlin(5)

***

“Eski mutlu kıyılar”(6) için kendi kıyılarını terkediyor Hölderlin ve açılıyor denize. Gözün karasını, aklın karasına tercih ediyor. “Bizim olanı arayalım ne kadar uzaksa da”(7) mısrasıyla demir alıyor yurdundan. “Ozanın ozanı”(8) , “kalıcı olan”(9) ın peşine düşüyor yoksunluğunun farkına varıp. Bir yandan akılla inancı uzlaştıramayan protestan ilâhiyatının papaz cüppesini asıp, eski Yunan'ın mitolojik tanrılarında insanı arıyor, öbür yandan şairi Tanrı'yla insanlar arasında bir rahip gibi görerek “İnsana” kim?” olduğunu ve “neye tanıklık edeceğini” hatırlatıyor. Dili sırf bu yüzden “mülklerin en tehlikelisi” olarak tanımlıyor Hölderlin. Yaşadığı çağın insanına ne kadar dil dökse de, sesi gürültüye karışıyor ve kimse duymuyor onu. Yaşarken çok az tanınıyor, öldükten sonra yüzyıl geçmesi gerekiyor tanınmak için. 20. Yüzyılın başlarında geriye dönüyor dünyaya “eski mutlu kıyılar”dan. Bir yoksunluk çağında unutulup, bir başka yoksunluk çağında gözlerini açıyor. Bu “sığ” ve “bayağı” çağ sırf bu soruyu yeniden sorsun diye çağırmıştır Hölderlin'i belki, delirse de ondan akıl almak istemiştir:

“...Ve ne yapmak ve ne söylemek gerek bu arada

Bilmem; hem neye yarar ozanlar yoksunluk zamanında”

Bir şairin sözlerine kim kulak verir, sustuğunda matem tutulmazsa(10). Zevk Çağı'nın insanı ne cevap verebilir bu zehirli soruya! “Körün Parmak Uçları”nın ozanına gelince; o, karanlığın -yani yoksunluğun- kara memelerini emerek büyüdüğünü düşünür şiirin. Körün parmaklarının daha keskin gören gözlere dönüştüğüne, etkinin etkenlerin çoğalmasıyla değil, azalmasıyla güçlendiğine inanır. Ona göre, bir şey vardır daha müthiş, bir şeye sahip olmaktan. Dilin uçurumundan düşmeden tanıklık edilecek bir şey. Şairin yapabileceği de olsa olsa tanıklıktır şiiriyle. Yoksunluk zamanında her siperi, her çalıyı, her barikatı tanık kürsüsü yapmaya çalışmaktır. Dilin uçurumundan yuvarlanmadan tanıklık yapmanın ödülü ise ilahî ile insanînin birleşmesiyle ortaya çıkacak büyük şiirdir.(11)

(1) Bugün Değil'den

(2) Güneş Taşı'ndan

(3) Duino Ağıtları'ndan

(4) Doğu Coker'den

(5) Ekmek ve Şarap'tan

(6) Beni eski

Mutlu Kıyılara bağlayan

Nedir ki, yurdumdan

Daha çok seviyorum onları? (Hölderlin)

(7) Ekmek ve Şarap'tan

(8) “Ozanın ozanıdır Hölderlin bizce” (Heidegger)

(9) “Fakat kalıcı olanı ozanlar kurar.” (Hölderlin)

(10) “Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et

Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet

Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.” (Mehmet Emin Yurdakul)

(11) “Büyük şiir, ilâhî ile insanînin içten birleşmeleridir.” (Hegel)

MERDİVENŞİİR

MART – NİSAN 2005

SAYI 2

 
     
     
     
 

DEDİ KUZGUN: HİÇBİR ZAMAN!
( A.Ali Ural )

Gece, iyice koyulaşmayı bekledi şairin kapısını vurmak için. O koyu kara zifti, kararmış bakır bir cezveden göz kapaklarının üstüne ağır ağır boşaltmaya başladığında, şair kitaplarının içinde sırt üstü yüzüyordu. Hayır, kulaç atmıyor, ayaklarını ileri geri oynatmıyordu. Kendini emin sulara bırakmış, unutulmuş eski bilgiler üzerinde düşünüyordu. Bir süre sonra, düşünceleri de gece gibi koyulaşmaya, flu bir rüyanın anaforuna kapılmaya başladı. Tam kapanıyordu gözleri ki, gecenin kapıyı çalma vakti gelmişti küçük bir tıkırtı düştü kulağına. Bir tıkırtı; azarlanmaktan korkan.

Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin

O acaip kitapları, gün geçtikçe unutulan,

Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,

Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;

“Bir ziyaretçidir,” dedim, oda kapısını çalan,

Başka kim gelir bu zaman?(1)

Merak, şairin zihninde çadırlarını kurmaya başladı. “Kim?” Alfabenin her harfi bir çadırın içinden fısıldadı: “Kim?”

Ah, hatırlıyorum şimdi, bir aralık gecesiydi,

Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman.

Işısın istedim şafak, çaresini arayarak,

Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenor'dan,

Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenor'dan,

Adı artık anılmayan.

Şömine, acemi bir ressam gibi döşemeye çizdiği resmi sevgiliye benzetmeye çalışıyordu. Boyası kül ve duman olan resim, şairin içini acıtıyor, meleklerin çağırdığı sevgiliyi -adı artık dünyada anılmayan, kimsenin kendisini çağırmadığı sevgiliyi- hatırlıyordu.

İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin

Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;

Yatışsın diye yüreğim, ayağa kalkarak dedim:

“Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapı çalan;

Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan.

Başka kim olur bu zaman?”

Bilinmeyen, korkutuyordu şairi. Mor perdenin ipeksi hışırtısı, kalbini sarıp sarmalıyor, teskin edeceği yerde kırbaçlıyordu ruhunu. Ve beden kalkıyordu yerinden: Teyakkuz bu!

Kan geldi yüzüme birden, daha fazla çekinmeden,

“Özür diliyorum,” dedim, “kimseniz Bay ya da Bayan;

Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,

Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan.”

Yalnız bu karanlığı gördüm, uzanıp da anlamadan

Kapıyı açtığım zaman.

Ha cesaret yürüyen kanla! “Ne olacaksa olsun!” der gibi bir tavırla, diklenmeye çalışarak, ama korkak, meçhulden özür diliyordu şair. Eğer özür dilenecekse birinden. Daha iyisi bulunamazdı meçhulden

Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,

Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;

Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,

Fısıltıyla bir kelime, “Lenor” geldi uzaklardan,

Sonra yankılandı fısıltım, geri döndü uzaklardan;

Yalnız bu sözdü duyulan!

“Lenor” gelmeliydi bu ürkek tıkırtının ardından. Lenor, şairin canı ayrılan. Aklından bulutlar gibi süzülen rüyaları şaşkınlığa çevirerek girmeliydi kapıdan.

Şairin dudaklarından çıkan fısıltı yankılandı. Fısıltı ve yankı. Ancak sevgilinin adı yankılanır fısıldandığında. Ve yalnız o ad duyulur vadiler arasında.

Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,

İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.

İrkilip dedim: “Muhakkak pancurda bir şey olacak;

Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;

Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;

Başkası değil rüzgardan.”

Şüpheyi bastırmalıydı rüzgar. İtiraf etmeliydi pencereye vurduğunu. Şair, düş örtüsünü sıyırıp atmalıydı hakikatin üstünden. Her şey apaçık yüze vurmalıydı; ümit ve korku...

Çırpınarak girdi birden o eski, kutsal günlerden

Bugüne kalmış bir kuzgun pancuru açtığım zaman

Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle

Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan

Kondu Pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,

Kaldı orda oynamadan.

Kuzgun, gecenin öteki adı. Altmış dokuz yaşında bastonsuz uçabilen ihtiyar kuş(2) altmış altı santim boyundaki büyücü karga. Deniz kıyılarından dağlara, açık alanlardan ormanlara, döne döne yükselen duman. Kaya çıkıntılarında yuva yapan zenci.

Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca

Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;

“Gerçi yolunmuş sorgucun,” dedim, “ama korkmuyorsun

Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından;

Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?”

Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman”

Kuzgun, yalnızlığın öteki adı. Sevgilisini yılda bir kez gören aşık. Yaşam boyu yalnız yaşayan evli(3) Ölüm kıyısından gelmiş; nasıl söylesin ismini?!

Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama

Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,

İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki

Kapısında böyle bir kuş

kolay kolay görmez insan;

Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;

Adı: “Hiçbir zaman” olan.

Kuzgun, hafızanın öteki adı.(4) Ürküten kuş kelimeleri. Heykelin üstüne tünemiş, özetliyor bildiklerini. “Hiçbir zaman!”

Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden,

O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.

Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,

Sustu, sonra ben konuştum: “Dostlarım kaçtı yanımdan;

Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan.”

Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman!”

Kuzgun, dostluğun öteki adı. Uçmamak için kıran kendi öz kanadını. Bahanelere sığınmayan; terketmeyen “hiçbir zaman”

Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte

“Anlaşılıyor ki,” dedim, “bu sözler aklında kalan;

İnsaf bilmez felaketin kovaladığı sahibin

Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan,

Umutlarına yakılmış

bir ağıt gibi durmadan:”

Hiç –ama hiç- hiçbir zaman.

Kuzgun, ağıdın öteki adı. Vefalı taziyeci; siyah elbisesini ömür boyu çıkarmayan. Sanki her yer ölü evi.

Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;

Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,

Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,

Sonra Kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan,

Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.

Çatlak çatlak: “Hiçbir zaman!”

Kuzgun, boğuk sesin yankısı. Öğreten, dile geleceğini çirkin sesle bile gerçeğin. Yüzyıllardan sızan bu kadim geleneğin temsilcisi olduğundan.

Oturup düşündüm öyle, söylemeden tek söz bile,

Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan

Durup o Kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,

Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,

Elleri Lenor'un artık mor mindere, ışık vuran

Değmeyecek hiçbir zaman!

Kuzgun, imkansızlığın öteki adı. Gözleri imkansızlığın, rengi imkansızlığın! Bir daha asla!

Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla

Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.

“Aptal” dedim, “dön hayata; Tanrın sana acımış da

Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;

İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan.”

Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman!”

Kuzgun, sevimsiz yüzü gerçeğin. Durup durup söylüyor hayali zehirleyen sözü: Hiçbir zaman!

“Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?

Ey kutsal yaratık,” dedim, “uğursuz kuş ya da şeytan!

Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,

Korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan

Acılarımın ilacı oralarda mı, anlatsan...”

Dedi kuzgun: “Hiçbir zaman!”

Kuzgun, ağzını bıçak açmayan bilge. Ama bıçaklayan her seferinde: “Hiçbir zaman!”

“Şu yukarda dönen gökle Tanrı'yı seversen söyle;

Ey kutsal yaratık” dedim, “uğursuz kuş ya da şeytan!

Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi

Buluşacak o Lenor'la, adı meleklerce konan,

O sevgili, eşsiz kızla adı meleklerce konan?”

Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman!”

Kuzgun, müjdelemeyen haberci. Ne olurdu söyleseydi. Ulaşamayacak mı sevgiliye? Yoksa cennette de mi?!

Kalkıp haykırdım: “Getirsin ayrılışı bu sözlerin

Rüzgarlara dön yeniden, Ölüm kıyısına uzan!

Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın

Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni git kapımdan!

Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!”

Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman!”

Kuzgun, kovulmak istenen gerçek. Kalbi didikleyen burgu; kalbi, aklı ve ruhu! Yalnız bile kalamayışın acısı! Ne ki yalnızlığın acısı! Gerçek gider mi hatıra bırakmadan ardında. Unutulur mu bir tüy bile bırakmadığında?

Oda kapının üstünde, Pallas'ın solgun büstünde

Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan

Hayal kuran iblisin gözleriyle derin derin

Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan

O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan

Kalkmayacak hiçbir zaman!

Kuzgun, gerçeğin asla çekilmeyecek gölgesi!

“Hiçbir zaman” sözlüğün en ağır cümlesi! Ümit ışığının silemediği gölge! Kuzgun nereden tünedin ruhumuzun üstüne! Kuzgun git ve bir daha dönme!

Dipnotlar

1- Kuzgun, Edgar Allan Poe. Şiirin Türkçesi: Ülkü Tamer, Türk Dili, Şubat 1961, sayı: 113

2- Bir kuzgunun altmış dokuz yaşına kadar yaşadığı bilim adamlarınca tespit edilmiştir.

3- Çiftler arasındaki bağ, yaşam boyu sürmekle birlikte kuzgunlar üreme mevsimi dışında genellikle yalnız yaşarlar.

4- Kuzgun, eğitildiği takdirde bazı cümleleri söyleyebilen bir kuştur.

 
     
     
     
 

İNSAN BAŞI, YÜZDE OTUZ ORANINDA KÜÇÜLDÜ
( A.Ali Ural )

The Sunday Times gazetesi insan başının on bin yılda yüzde otuz oranında küçüldüğünü ileri sürerken elinde kemikten deliller vardı. Şiirin gerilediğini iddia edenlerin elinde ise henüz somut bir kanıt yok. Yine de “Şiir geriliyor mu?” sorusu Darwin'in evrim teorisi gibi –bütün zafiyetine rağmen- yakamızı bırakmıyor. Dahası maymundan insana giden yol bir u dönüşüyle tekrar maymuna götürüyor bizi. Victor Hugo, on dokuzuncu yüzyılda, “Şiir gerileyemez. Neden? İlerleyemez de ondan.” diyerek meseleyi tatlıya bağlamaya çalışmış, “Her yeni şair, yeni bir başlangıçtır.” ifadesiyle kendisinden sonra gelenlere ümit aşılamışsa da, bu soru hâlâ aşılamamıştır. Her şairin içindeki gizli put, ona “biricik olduğunu, şiirin kendisiyle “anlam kazanıp” kendisiyle “son bulacağını” fısıldayıp durdukça soru “sorun”a dönüşerek büyüyüp, modern zamanların geleneksel çığı olarak yeni şairlerin yolunu kesmeye devam edecektir.

Bu girizgâhtan her şeyin yolunda olduğu, şiirin dolu dizgin vadiler kat ettiği anlaşılmasın. Çünkü şiiri “insan” yazıyor ve dengesiz ruhlarda mayalanıyor gibi görünse de şiir bir “denge” işidir. Kaos ve ahengin bu gürbüz çocuğu uçurumun üzerine gerilmiş bir tel üzerinde yürürken bizden bir şey istemektedir: “Benim dengemi bozmayınız!”

“Sizin alınız al, inandım

Morunuz mor, inandım

Tanrınız büyük, âmenna

Şiiriniz adamakıllı şiir

Dumanı da caba

Ama sizin adınız ne

Benim dengemi bozmayınız”*

Evet, sizin adınız ne? Sizin kalem ve kağıtla işiniz ne? Şair olmak için, ilkin insan, sonra da şair insan olmak gerekiyorsa** edebiyattan hele şiirden size ne? Ahmet Haşim'in “Niceleri yırtıcı birer kurttu, gecelerin karanlığında aslanların sesini taklit ettiler; niceleri leş yiyici murdar kuşlardı, baharda bülbüller gibi öttüler. Körler, âlemin bahar ve hazanından bahsettiler; cılızlar ‘kuvvet'i öğretmek istediler; timsahlar gözyaşları döktüler; alçaklar faziletten dem vurdular, kalem ve kağıt, bunların başlıca vasıtlarıydı.” cümlelerinin irabında mahalliniz ne? O halde bizim dengemizi bozmayınız!

Söz Ahmet Haşim'den açılmışken “Bir Günün Sonunda Arzu” şiirinin yazıldığı dönemde kopardığı vaveylayı hatırlayalım. Sembolizmin büyük ustası, herhalde “anlaşılmayan” şiiri yüzünden şiirde gerileyişin sembolü olmuştu o günlerde. Oysa gün gelmiş, bir türlü sökmeyen Fecr-i Âti'de bir tek onun güneşi yükselmişti. Çünkü Hâşim farklıydı. Hugo'nun “Dahiler yok mu, geçemezseniz bile denk olabilirsiniz onlara. Nasıl mı? Farklı olmakla!” dediği “nitelikli fark” Haşim'de vücut bulmuştu. “Nitekim fark” diyorum, çünkü hezeyan da bir tür farklılık oluşturabilir.

Öte yandan şiir sadece dengeyle değil, derinlikle de alakalıdır. Karaya oturan şiirler, sığ şairlerin sularında doğmakta, tufan yaratan imgelerden yoksun oldukları için yüzebilmek için tufanı beklemektedirler. Onlar gruplar halinde*** suların yükselmesini bekleye dursun, ufukta gördüğümüz dumanlar ve gemi bacaları hâlâ dünyanın yuvarlak, şiirin bâki olduğunu gösteriyor.

Türk şiiri gerilemiyor. Ancak Türk şairleri bir hendek savaşıyla karşı karşıyalar. Türk şiirinin önünde aşılmayı bekleyen pek çok hendek oluştu. Bunlardan bazılarını zikretmek istiyorum:

1.Arabesk Hendeği: Türk şiirinin önündeki en büyük hendek budur. Hala yağmurdan, çamurdan, yürekten, ciğerden, uçurumdan, boşluktan, sevdadan, hüzünden meded uman, aynı klişelerle milyonuncu baskıyı yapmaktan yüzü kızarmayan şairlerin hendeğidir bu.

2.Vezin ve Kafiye Hendeği: Taş dedikleri zaman kendilerini kuş demek zorunda hisseden, veznin kafesine girdiklerinde bülbül gibi şakıyacaklarını sanan şairlerin hendeğidir bu.

3.İkinci Yeni Hendeği: Türk şiirinin bu önemli ve zengin deneyimini, biricik hazinesi kabul edip, “Kargadan başka kuş tanımam” diyen şairlerin hendeğidir bu.

4.Necip Fazıl, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, İsmet Özel Hendekleri: Bu usta şairlerin herhangi biriyle soylu akrabalık kurma adına şiir kimliklerin kaybedenlerin hendeğidir bu.

5.Anadolu Hendeği: Taşra duyarlığını kutsal bir nostalji haline getiren, köylü ruhunu şehre taşımaya çalışan şairlerin hendeğidir bu.

6.Destan Hendeği: İlkel toplumlarda tanrıları memnun edip daha çok ürün almak için üretilen, şiirden çok nesre yakın duran, kabile bilinciyle koro halinde söylenen destan ve balad şairlerinin hendeğidir bu.

Hendeklerden bahsedip Barış Manço'yu anmamak olmaz. Barış Manço bırakalım bir kez de şairlere seslensin: “İşte hendek, işte deve!”

*Turgut Uyar

**Max Jacop

***“Şairliğe kalkan delikanlıların el ele vermesi, doğrusu ya, gülünçtür. Buna karşılık yeniden dirilen İsa ile söyleşen o havariler gibi, güzellikle söyleşen zeki insanlar topluluğuna diyecek yoktur.” Max Jacob

HECE ARALIK 2005 SAYISI

SAYI: 108

 
     
     
     
 

EDEBİYAT GÜCÜNÜ NEREDEN ALIYOR?

Sorabilir miyim kitabıma

Ben mi yazdım onu gerçekten?

Pablo Neruda

Tamlamalar da niyetlere göredir. “Edebiyat” ve “güç” kelimelerini bir tamlamada yan yana getirebilmek için öncelikle sahih bir niyete sahip olmak gerekir. Niyetimizin sağlamasını yapabilmek için de vakit kaybetmeden şu soruları sormak elzemdir:

“Dilin en yüksek anlatımı” olarak da tanımlanan edebiyat, bizatihi bir güç müdür? Fizik, düşünce ve ahlak yönünden bir etki yapabilme veya bir etkiye direnebilme yeteneğine sahip midir? Yoksa bizatihi bir güç olmayıp, gücünü hayatın başka alanlarıyla işbirliği yaparak, ya da entegre olarak mı temin etmektedir? O alanları besleyip büyütmekte, ya da yozlaştırıp küçültmekte midir? Hiç kimse denemeden gücünün neye yettiğini bilmez.* O halde edebiyat neyi –ya da neleri- denemiş ve gücü neye yetmiştir? Gücünün yetmediği yerlerde iktidarları afrodizyak olarak kullanmış mıdır? Soruyu tersinden de sormak mümkün: “İktidarlar muktedir olabilmek –veya görünebilmek- için edebiyattan yararlanmışlar, edebiyatçıların hazırladığı nesir macunlarını kapabilmek için yarışmışlar mıdır? Dillerinin dönmediği yerde, edebiyatçılar mı şakımıştır onlar adına. Tekerleklerinin dönmediği yerde yazarlar mı gaza basmıştır. Bir Kamboçya atasözü ne güzel anlatmıştır: Sular yükselince, balıklar karıncaları yer; sular çekilince karıncalar balıkları…

Kimilerine göre Fransız ihtilalini gerçekleştiren edebiyatçılardır, tanzimatın ilanına sebep olanlar da… Kimilerine göre edebiyatın gücü dünyayı değiştirmeye yetmez. Tolstoy'a göre “Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünür, ama hiç kimse kendini değiştirmeyi düşünmez.” İşte tam burada; bireyin ruh sarayında olup bitmektedir belki her şey? O saraya binlerce insanın hayatı taşınmaktadır. Edebiyatın gücü gözlerimizin görüş alanını büyütmektedir? Diyelim ki mitolojinin yüz gözlü bekçisi Argus'tan ödünç aldık gözlerini. İyi de gördüklerimiz bizi nereye götürecektir? Sadece tanıklık mı edeceğiz? İfade vermeyecek miyiz? Şahitliğin birinci şartı görmekse, ikinci şartı söylemek değil midir? Edebiyatın gücü de zarfı da kullandığı malzemeden gelir diyenler, malzeme dilse, dil nerededir? Madem turnusol değildir dil, deneyde işi nedir?

Hem “Bir yıldız: ‘Ben bizzat kendi kuvvetimle dönüyorum' diyemez; bir insan da: ‘Ben bizzat kendi yetkimle duyuyor ve düşünüyorum' dememeli.** Bunalımlar bile edebiyatçıya bahşedilmiştir. Çünkü yaratıcı bir insan için her bunalım, kaderin bir armağanıdır.*** Bu yüzden Dostoyevski, acı çekmenin her şeyi derinden duyabilme imkanı verdiğini söylemekte, Borges, “Mutsuzluğun avantajlarından biri, belki de tek avantajı, onu başka bir alana kanalize etmek zorunluluğudur” demektedir.

Hem, bir eser ne kadar mükemmel olursa olsun, zamanı gelmedikçe görülmez. Edgar Allan Poe, 1843'de Kuzgun'u, George R. Graham'a göstermiş, eşinin açlıktan bitkin bir durumda olduğunu da sözlerine eklemişti. O gün Graham'ın misafir olan tanınmış şahsiyetler eseri küçümseyip, dudak bükmüşler, fakat bir yardım olsun diye de kendisine on beş dolar vermişlerdi. John Milton'un “Kaybolmuş Cennet”i ise ne sağlığında kendisine, ne ölümünden sonra ailesine bir imkan sağlamamıştı. Dahası bu şiir sonraları tamamen unutulmuş, ancak iki yüz altmış sene sonra Lord Dorset tarafından bir mahzende bulunmuş ve Dryden'e gösterilmiş; Dryden şiiri inceledikten sonra şöyle haykırmıştı: “Bu şiiri yazan, dünün ve bugünün en kıymetli eserini vermiştir.”

Sevgili Peygamberimiz (s.a); “Öyle sözler vardır ki insanı büyüler” diyerek edebiyatın insan üzerindeki etkisine işaret etmiştir. Elbette insandan insana fark vardır; etki biraz da şahsa göredir. Manevi donanımlarını kaybeden ya da körelten insanı hangi eser içine alacak. Böyleleri için ancak hayvani taraflarına hitap eden kitaplar (eser olmasalar da) gözdedir.

Edebiyat kalelerinin yerlerini reklam kulelerine bıraktığı bir gündeyiz. Tanrı'yla bağını koparmış bir edebiyatın gücünden söz edemeyiz.

*Goethe

**Voltaire

***Zweig

HECE HAZİRAN 2005

Sayı: 102

 
     
     
     
 

DAHİL OLMAYI REDDEDEN BİR ŞİİR
( Hece Dergisi-Aralık 2006 )

Tanrılığa soyunmaya kalktıklarına bakmayın, şairler de insandır ve çıplaklıklarıyla kalırlar. Her insan gibi evrenin küçük bir örneği olduklarını bilseler de numuneyi bütünün tamamıymış gibi göstererek işgal ettikleri yeri zihinlerde büyütmeye çalışırlar. Halbuki evrenin küçük bir örneği olmak onlara yapay sınırları fark ettirmeli, sonsuzluk yanında buharlaşan cılız çizgilerini tutamak yapmaktan alıkoymalıydı onları. Sırf üzerinde yürüdüğü için makine halısının dokuma halıya dönüşebileceğini sanmak ya da üzerinde yürüdüğü dokuma halının sıkı ilmeklerinin şiirlerinin sıkılığına, kök boyalarla canlanan renklerinin dizelerinin solmazlığına delalet ettiğini düşünmek bir cinnet değilse nedir?

Aynı zaman parçası farklı iklimleri doğurabileceği gibi, aynı iklimler farklı meyvelere annelik yapabilir. Bir şehre aynı gün iki mevsimin yolu düşer, belki daha fazlasının. Ve her mevsimden rengi, kokusu, tadı birbirinden farklı yüzlerce meyve fışkırır. Ancak ne kadar çabalarsa çabalasınlar elmalarla armutların toplanamayacağına inandıramaz öğretmenler. İşte bir kamyonun kasasında buluşmuştur armutlar ve elmalar; on yılda bir taşıt değiştirerek yol almışlar, her uğradıkları beldeye kucak kucak, düzeltiyorum; kuşak kuşak şiir dağıtmışlardır.

Bu nasıl bir kuşaktır ki hangi niyetle sarılırsa sarılsın beli sıkmaktadır. Yetmişli yılların mı, seksenli yılların mı, doksanlı yılların mı, yoksa iki binli yılların mı kuşağı ibrişimdir? Gelin de çıkın işin içinden. Ya da işin içine girerek terleyin. Her vadide şaşkın şaşkın dolaşarak, kâh “biçem+imge” olarak tanımlayın zamanınızı, kâh “biçem+mecaz”. Kâh yetmişle sekseni toplayıp ikiye bölün, kâh “vefa kuşağı”nı gökkuşağı gibi gerin göğünüze. Kâh siyasetten yana saf tutun, kâh özgürlükten. Kâh travmanızdan doğurun şiirinizi, kâh zevklerinizden. Kâh bir idealiniz olsun şiir idealinizi besleyen, kâh şiirinizi idealin memesinden kesin.

Tanrı, Körün Parmak Uçları ve Kuduz Aşısı 'nın şairini Arabistan çöllerinde korumaya almasaydı, beline seksenli yılların kuşağını saracaktı belki de. 1979'da kaderin hamlesiyle bir satranç taşı gibi binlerce kare atlatılarak kızgın kumlara sürülen bu genç şair, yedi yılını geçirdiği bu topraklarda “ne içinde olmuştu zamanın, ne de büsbütün dışında.” Bir kitap oluşturacak şiiri geride bırakarak geldiği bu yeni iklimde dört kitap oluşturacak şiiri defterlerine hapsetmiş, bir dostunun kendisinden habersiz Cahit Zarifoğlu'na gönderdiği Öfkeli Çocuklar şiirini Mavera 'da yayınlayan Zarifoğlu'ndan içinde “Sen de bir imza sahibi olacaksın!”cümlesi bulunan bir mektup almıştı. 1982 yılında aralanan bu kapı inzivayı bitirebilirdi. Ancak kader buna izin vermedi. Çok sonra Zarifoğlu'nun bir mektubunda, “Senin yazı ve şiirlerinle ilgili olarak, maalesef, daima bir dizi aksaklıklar –saçmalıklar- oldu. Bağışla,” dediği aksilikler şairin aralanan kapıyı kendi elleriyle kapayıp yeniden kendi madeninin derinliklerine inmesine yol açtı. Mesela Ebru Teknesinde Bir Yeşil şiiri Mavera dergisinin kapağında yer alırken içinde yoktu. Yine Zarifoğlu'nun “Beğendim, önümüzdeki sayı yayınlıyoruz dediği “Aydınlık Şehir” başlıklı yazı sırra kadem basmıştı.

Burada önemle vurgulanması gereken husus 1998'de yayınladığı ilk şiir kitabı Körün Parmak Uçları 'na şairin Mavera 'da yayınlanan Öfkeli Çocuklar şiiri de dahil, eski şiirlerinin hiçbirini koymayışıdır. Körün Parmak Uçları , şairin 1997 yılında çıkarmaya başladığı ve 22 sayı devam eden Merdiven Sanat döneminin meyvesidir. Bu kitabın yayınlanmayan beş kitabın kaidesi üzerine bina edildiğini bilmeyenler, bir ilk şiir kitabının nasıl olup da döneminin ve önceki dönemlerin imge yaralarından korunmuş olduğuna şaşırmışlar, Ali Ural şiirini bir eğilime dahil edememenin sıkıntısını yaşamışlardır.

Doğrusu bir eğilimden söz edebilmek, üzerine eğilinen bir ideali gerektirir. Kim nereye eğilmiştir de şair o eğilime dahil olma ihtiyacını hissedecektir! Evet, Stephen Spender'in “İnsanın ilâhî görevini yerine getirebilmek için elinden geleni yaptığına olan inancından daha kuvvetli bir inanç yoktur; zaten büyük şairlere de ilham veren bu inançtır. Bu inanç beraberinde yoğun tevazuu da getirir, çünkü kişi karar verenin kendisi olmadığını bilir.” sözleriyle ifade ettiği bir ideale ihtiyaç var. Yine onun bir düzyazı şiirindeki gibi şöyle yönelmelidir şair Allah'a: “Bana huzur ver, bana kuvvet ver, bana güven ver. Aydın güne ulaşmama, yüksek koltuğa, sade masaya ulaşmama izin ver ki, kelimeler denetimimde olsun, orada endişe altımı oymasın. Eğer bunlara ulaşamazsam kurtlara yem oldum demektir, oradan oraya, deneyimden deneyime sürüklenen huzursuz bir yaratık olurum. Kendi yaratma gücümün zengin ve derin doyumu ile yaşayabileceğim, yargı ve alçakgönüllülük ver ki bir hoşnutsuzluk veya haset ifadesi beni şüphelere sürüklemesin.”

Madem her şey söylenmiş, madem güneşin altında yeni bir şey yok, şairler sultanı Mevlâna'nın “ Yeni bir şey söylemek lazım!” sözündeki YENİ nedir? İşte Kuduz Aşısı şairi bunu arıyor. Çağrışımların ve sezginin gücünü. Adına ferâset de denilebilecek bir algıyla okunabilecek, anlam ve ahenk katmanlarıyla çoğalıp yükselen bir şiiri. Bu şiir dahil olmayı reddediyor, geleneği değil. Geleneğin ateşiyle kaynattığı kara kazanında pişiriyor aşını. Reddedilme pahasına damakların alıştığı tatlara itibar etmiyor. Kalıcı olanı keşfetmenin ilhamla beraber yorucu yolculukları da gerektirdiğini biliyor. Şiirde tekrar etmenin “ahsen” olmadığını düşünüyor. Ancak hazmedilen bir besinin kana dönüşeceğinin bilinciyle yararlanıyor gelenekten. Sadeliğin şaşmaz gücünü bulabilmek için damıtıyor şiirini. Yontulmamış duygulardan vebadan kaçar gibi kaçıyor. Adına “arabesk” dediği tuzağın yuttuğu şairleri görüp “TEHLİKE” levhasını dikiyor. Velhasıl şöyle diyor Karabatak adlı şiirinde:

“bu homurtuyu ancak dik duran bir avcı çıkarabilir

bu belalı harcı kancalı bir gaga karabilir

şamandıralar kopmuş kim açılabilir

kapanan gökten zinciri bırak”

 
     
 
 

AKİF'İN YÜZÜ
(Kuşluk Vakti Dergisi)

En son Mehmet Akif'in fotoğrafıyla nerede karşılaştınız? Bir kitap kapağında mı? Bir ansiklopedi sayfasında mı? Bir devlet dairesinin koridorunda mı? Bir sınıfın duvarında mı? Peki dikkatle bakabildiniz mi yüzüne? Tamam zamanınız yoktu. Aradığınız kitap bu değildi. Ansiklopediden alacağınızı almıştınız. Evrakın yetişmesi gerekiyordu. Zil çalmıştı. Yine Akif'in yüzüne bakamadınız. Bir dahaki sefere mi? Hayır bakamayacaksınız. Zira hiçbir dalganın yaklaşmaya cesaret edemediği bu mayınlı sahil, dingin ama tekin değil. Bir nefeste batabilir tekneler! Kâğıt dağılabilir suda. Kurşun eriyebilir. Hayır, o derin koya böyle demir atamazsınız. Kendi resminizi yanına koyamazsınız o resmin. Kendi resminizi ve başka resimleri. Çünkü yanına hangi resim konsa imitasyon bir tabloya dönüştürüyor. Bir dalgakıran gibi doğruyor hevesleri. Kibri onurla, sahteyi hakikatle çürütüyor. Rahatınızı kaçırıyor bakışlarıyla. Çapayı bıraktığınızda suya, sığlığınızı yüzünüze vuruyor.

Mehmet Akif'in yüzü dalgalanıyordu. Vapurdaydım. Yirmi dakika geçmek bilmiyordu. Kara görünmüyordu. Deniz kaynıyordu. Vapurdan çatırtılar, iniltiler geliyordu. Ayaktaydım. O ise alt güverteye inen merdivenlerin yanında. Gözlerimi kaçıramadım bu kez. Kızgındı. Hayır kırgın. Hayır hüzünlüydü. Hayır yalnızdı. Hayır isyankârdı. Hayır mütevekkil. Hepsiydi. Hiçbiri. Bir şairden çok sürgüne gönderilmiş bir hükümdarı andırıyordu. Bir şairden çok oyun arkadaşlarına küsmüş bir çocuğu andırıyordu. Bir şairden çok hayal kırıklığına uğramış bir babayı andırıyordu. Bir şairden çok öğretmeye kararlı bir muallimi andırıyordu. Bir şairden çok isyan çıkarmaya hazırlanan bir mahkûmu andırıyordu. Bir şairden çok hiçbir şeyi andırmıyordu. Uçsuz bucaksız alnı, yerinden fırlamaya hazır kaşları, kıyıları hüzünle sürmelenmiş gözleri, yerli yersiz kıpırdamayan, kendisinden doğacak her kelimeyi aziz kılacak sıkılıkta dudaklarıyla bir şairdi o!

Bir şairdi o caddelerden kaçan. Şiiri beğenildiğinde utanan son şair. Sefiller'i okurken gözyaşlarını görmesin diye halk, vapurun alt kamarasında gizleyen kendini. Thais'i orijinalinden okuyacak kadar Fransızca, tercüme edecek kadar Arapça bilen bir münevver. Fakat yalnız şiirini değil, ilmini de örtmeyi seviyor. Hayır saklamıyor öğrenmek isteyenden, öğretiyor da. Fakat tezgâhta değil malları. Çığırtkanlık yapmıyor. Dostu Mithat Cemal'in ifadesiyle, “Sahne değil, samimiyet” peşinde. “Canım Akif, insan üşümez mi? Bari hatırım için üşü!” diyor Cemal, karlı bir gün Recaizade Mahmut Ekrem'in evinde ceketinin karlarını silkerken şair. Paltosu yok Akif'in. Kıyafetiyle de okuduklarıyla da şaşırtıyor herkesi. “Quo vadis'i okuyorsunuz! Fransızcasını! Siz?” deyince Cenap Şahabeddin susuyor Akif . Sonra mırıldanıyor, “Ne adamlar! Fransızca bir roman okumak gözlerinde bir hadise!” Halbuki Akif, o romanı okuduktan sonra “ Peygamberi ve dört yârını bu türlü yazacak bir sanat adamı bizde niçin çıkmıyor!” diye hayıflanıyor yalnız. Her ne okursa, “Oku!” çağrısıyla yoğuruyor Melek'in. “İnsanlığa hizmet” ölçüsü onun. Bu yüzden Sâdî'nin sekiz beyitli bir hikayeciğini, Firdevsî'nin altmış bin beytinden üstün tutuyor.

Son şairdi o başka şairleri kıskanmayan. Safahat'ının altıncı bölümü Âsım yayınlandığında edebiyat çevrelerinde büyük bir sessizlik hakim olmuş, Süleyman Nazif bu durumu şu cümlelerle ifade etmişti: “Başka yerlerde olsa böyle eserlerin zuhuru büyük birer hadise-i milliye telakki olunur ve gazetelerle mecmûalar onları aylarca mevzu-i bahs eder. Bizde ise makberî denilecek kadar mukassî ve lâkayd bir sükuttan başka, kitabın şimdilik bir nasîbini gören yok…” İşte o günlerde bu sükutu bozmak isteyen Mithat Cemal Kuntay, devrin tanınmış ediplerini evine davet etmiş, Âkif'in Âsım'dan parçalar okuyacağını fısıldamayı unutmamıştı kulaklarına. Kimler yoktu ki bu “Asım Günü”nde. İşte masa başındaki o meşhur fotoğraf! Soldan sağa: Cenap Şahabeddin, Süleyman Nazif, Mehmed Akif, Samipaşazade Sezai… Başkaları da var evde. Ev sahibi Mithat Cemal, Hâmid, Faruk Nâfiz… İyi bakın bu fotoğrafa. Akif hem var hem yok. Âsım'ı okuyacağı yerde Faruk Nâfiz'i konuşturuyor. Yine unutturmayı başarıyor kendini kalabalıkta. Önce “Suda Halkalar” şiirini okutuyor Faruk Nâfiz'e sonra “Firarî”yi. Nihayet misafirler dağıldıktan sonra sitem ediyor ev sahibi Akif'e, “Faruk Nâfiz günü yaptık!”diye. Akif, “İnsaf et! Çocuğun şiirleri varken ben kendimi nasıl okurum!”diyor. İşte adam bu! Yalnız kıskanmayan son şair değil, son adam! Muallim oluveriyor, çocukları duyduğu an:

- Bizde edebiyat medebiyat diye bir şey yok, değil mi?

- Neden yok! Var! Yeni yetişen çocuklar!

- Hangi çocuklar!

- İşte Orhan Seyfi, Yusuf Ziya!

- Rica ederim Âkif! Yani senden sonra bunlara var mı diyeceğiz!

- Benden sonra ne demek? Bu çocuklar benden düzgün yazıyorlar. Ne temiz Türkçedir o!

- Sen edebiyatta komitecilik etmeye başladın. Etrafına adam toplamak istiyorsun. Merak etme, ben “bu çocuklar”a senin bu hayranlığını nakletmem. Kuzum sahi mi söylüyorsun? Safahattaki şiirleri bunlar yazabilir mi?

- Benim yazdığım şeyleri yazabilirler mi bilmem. Kendi yazabildikleri şeyleri benden güzel yazıyorlar… Ben komiteci! Öyle mi! Buldun peşine adam takacak adamı!

En son Âkif'in fotoğrafıyla nerede karşılaştınız?

 
 
 

EL, DİL ve KALP ARASINDA GAZZE
Hece Dergisi

“ Sizden biri…”

Toplum ve birey. Toplum oluşturabilen bireyler. Toplumun bir parçası olan birey. “Siz” denilerek hitap edilen bir topluluk ve o bütünün her “bir” parçası.

“ Bir kötülük gördüğünde…” Görmek ve kötülük. Görmek ve gördüğünü ayırt edebilme yetisi. Görmekle başlıyor her şey. Eylem ancak göz penceresinden içeri girebiliyor. Kelimeler önce göz kazanında pişiyor. Resimlerin ilk eskizleri göz tuvalinde şekilleniyor. “Görenle görmeyen bir olur mu?” Olmaz. Peki neden görenle görmeyen aynı vagonda seyahat ediyor!

“ Eliyle düzeltsin!” El, yabancı değil. Eylemin bayrağı. İşin makasçısı. Kudretin köprüsü. Söz dinletebilen bir else yukarı kalkması yetiyor kötülüğü durdurabilmek için. Söz dinlenmediğinde parmaklar bir araya gelerek, omuz omza eğilerek avuca, eli yumruğa çeviriyor. Yumruk kötülük karşısında ne güzel bir el! Ya eli tutmuyorsa. Yaşlılıktan, sakatlıktan veya kölelikten olabilir bu. Ya da gücünün farkında olmamaktan. Elini hareket ettirecek gücünün olmadığını düşünmekten belki de. Korkaklığın ve tembelliğin bir illüzyonu olabilir bu.

“ Buna gücü yetmezse,”

Gücün çeşitleri var. Bir şeye gücün yetmiyorsa arkanı dönüp gidemezsin! Hey sen! En üstteki şerefeye çıkamıyorsan bir alttaki şerefeden okuyabilirsin ezanı. Ümitsizliğe hakkın yok.

“ Diliyle düzeltsin!” Sözün gücü küçümsenebilecek bir güç değil. Söz hutbe. Söz, diplomasi. Söz tehdit. Söz vaat. Ve söz şiir, edebiyat. Son Peygamber bildirdi bunu: “Öyle beyanlar vardır ki sihirdir.” Eğer görmüşse şair, gösterir de. Şairler Suresi'ndeki başıboş şairlerden değil, Şairler Suresi'ndeki zulme karşı direnip öçlerini alan şairlerden olur. Dille müdahale ederek uyandırır toplumunu. Akif gibi, “Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,/ İslâm'ı uyandırmak için haykıracaktım!” diyerek hem kendi haykırışını tevazuyla gizler, hem gelecek zamanların şairlerini haykırmaya çağırır. Hem eliyle düzeltmeye gücü yetenin elini saklayarak dilini ortaya çıkarmaya hakkı yok. İşte Mekke'nin beş büyük şairinden Kaab bin Mâlik. Tembellik, bahar ve hurmalıklar, Tebük Gazvesi'ne katılmaktan alıkoyuyor onu. Öyle bir ceza veriyor ki Allah'ın elçisi ona dönüşte tüm zamanların söz sahiplerini derinden sarsıyor. Sessizlikle cezalandırıyor. Kaab bin Malik'i. Sözü yüce bileni, sözle varlığını ve varlıkları çerçeveleyeni sessizlikle cezalandırıyor. Hiç kimse konuşmuyor onunla. Eşi, dostları, arkadaşları. Ta ki âyet nazil olup affedilinceye kadar. Kötülüğe hem eliyle hem diliyle müdahale edebilecek olan ikisini birden yapmak zorunda. İşte Abdullah bin Revaha. Şairler Sûresi'nin ilk dört âyeti indiğinde sapık kimselerin uyduğu her vadide başıboş dolaşan şairlerden olma korkusuyla ağlayan Abdullah bin Revaha. Gözyaşları daha kurumadan “Ancak iman edip Salih amel işleyenler, Allah'ı çok ananlar, kendilerine zulmedildikten sonra (peygambere hiciv yapan kafirleri reddederek) öçlerini alanlar müstesnadır. O zulmedenler, yakında hangi dönüş yerine döneceklerini bileceklerdir,” âyetleriyle yeniden dünyaya gelen Abdullah bin Revaha. Hem ayaklarına hem diline güç veriyor yüce Allah. Henüz Mekke fethedilmeden hicretin yedinci yılında, bir umresi var ki Müslümanların anlatılmaya değer. Müslümanlar, müşriklerle yaptıkları anlaşmayla umre yapmaya gidiyorlar sevinçle. İşte Mekke'ye giriyorlar. Son Peygamber Kusva adlı devesinin üzerinde. Devenin yularını bir şair çekiyor yürüyerek. Yüksek sesle şiirler okuyan bu şair Abdullah bin Revâha'dan başkası değil. Şiirleri işiten Hz. Ömer, bunun Resûlullah'a saygısızlık olduğunu düşünerek susturmak istiyor Abdullah bin Revâha'yı. Fakat Hz. Peygamber(sav) susturmuyor şairini. "Ömer bırak onu!"diyor. " Düşmana karşı oklardan daha tesirlidir Abdullah'ın sözleri!" Herkes Abdullah bin Revaha olamaz. Dili de dönmeyebilir insanın. Dönse bile bir tesir icra edemeyebilir kötülük karşısında.

“Buna da gücü yetmezse,”

Diline bile söz geçiremeyebilir insan. Diliyle bile söz geçiremeyebilir. Diliyle bağlı ayakları çözeceğine, diliyle kendi ayaklarını bağlar. Hadi “Dilsiz Şeytan” olmadı, “Hakkın Dili” de olamadı o. Şimdi ne yapacak elinden sonra dilinin hapishanesine düştü. Yalnız duvarlarla set çekilmedi ayaklarına, ses geçirmez camlarla kuşatıldı. Müebbet bağlı mı kalacak elleri? Müebbet susacak mı?

“O zaman kalbiyle buğzeder.”

Kalp sığınağına iner bombalama sürerken dışarıda. Dua sadağından çıkarıp oklarını bir bir yollar besmeleyle kötülüğe karşı. Kinini kalp toprağına eker ve her gün sular onu buğzuyla. Kalp sığınağına inmek oradan bir daha çıkmamak anlamına gelmez. Binanın en alt katında olsa da, dil ve el katlarına çıkamasa da bir süre. Kalbiyle buğz edebilirse gerçekten. Kalbi onu yükseklere fırlatacaktır.

“İşte bu imanın en zayıf halidir.”

Fakat zayıflar güçlenebilir. Zayıf düşebilir güçlüler. En alt kat olsa da kalp binanın temelidir. Nasıl kalpte büyüyen sevgi aşığı götürürse sevgiliye. Kalpte büyüyen buğz da mümini düşmanıyla hesaplaşmaya götürür. Hezimet kalp sığınağına girmekte değil, hezimet kalbi de terk etmektedir.

Ey şairler, romancılar, hikayeciler! Ey kalbi suni teneffüsle canlandıran sâhirler! Ne olur terk etmeyin kalbi! Kalbinizi terk etmeyin ki kalpleri canlandırabilesiniz. Orası sizin tepeleriniz, orada durmanız emredildi. Yaylarınız ve oklarınızla bekleyeceksiniz o tepeyi. Kötülüklere karşı verilecek savaşın sonucu sizin tavrınıza bağlı. Ganimetlere kaymasın uykusuz kalan gözleriniz. Neden titriyorsunuz! Üşüdünüz mü? Bulutları sırtınıza alın. Size semadan ok atmanız emredildi.
 
 
 

AĞZINI BIÇAK AÇMAYAN BİR HEYKELTIRAŞ: CAHİT ZARİFOĞLU

Kelimeleri dudaklarından değil, ellerinden dökülüyor. Hayır dilsiz değil, dilini uçsuz bucaksız bir yarımada gibi anlamın ölü denizine uzatmış. Yüzeyde en küçük bir kıpırtı yok, en küçük bir dalga. Heykeltıraş mermere dayamış keskisini. Çekicin ilk dokunuşunda, daha ilk parça kopar kopmaz mermer kütleden, derinlerde başlıyor devinme. Çekicin her inişinde balık sürüleri yosunların içine saklanıyor. Koparılan her parça fırtınanın o muhteşem yapbozunu tamamlıyor. Sonunda resim, üzerinde sandalla gezinilen batık bir şehir gibi çıkıyor ortaya ve ürpertiyor ruhları. Suyun yüzeyinde ise hala bir kıpırtı yok. Heykeltıraş “taştan bir gemi” ve “mermerden balıklar” yontmuş göz açıp kapayıncaya kadar. Her yer sessiz, çıt yok fakat “içimizde balyoz gürültüleri.”

Cahit Zarifoğlu'nun şiirinden susarak söz etmek mümkün olsaydı, en yerinde söz bu suskunluk olurdu. Ağzını bıçak açmayan bu heykeltıraşın heykelleri belki o zaman ellerini omuzlarımıza koyardı şiirin sırrının ‘söylemek' değil ‘susmak' olduğunu fark ettiğimiz için. Zulalarındaki anlamı yalnız mahkûmlara saklayan sözcüklerin dışarıdakilere verebilecek bir şeyleri yok. Alınmasınlar. Mahkûm olmadan el sürmek yok mahrumiyetin içinde saklanan varlığa. Çinli şair “Biz şairlerin yoklukla mücadelesi, onu varlığı ortaya çıkartmaya zorlamak içindir. Sessizliği bir müzik yanıtı almak için tıklatırız” diyor da ağzını bıçak açmayan heykeltıraş günlükten bir yontuyla tıklatmıyor mu kapımızı : “Güneşsiz bir gökyüzü kadife ayaklarıyla geziniyor etrafta. Toplanma yerindekilerin eşyalarına kadar inen sessizliği hiç kimse dağıtmak istemiyor, dağların üzerinde asılı duran borazana sahip çıkmıyorlar. Oysa hayat sırtlarında ısırmak üzere arkalarında hazır. İyice beyazlaşan göğün üzerinde soluk bir iki yıldız, hala ufkun altında olan güneşin ağır gövdesini bir parça daha yukarı kaldırmasıyla dağılıp gitti.”(Yaşamak, Cahit Zarifoğlu, s.133)

Dağların üzerindeki borazana sahip çıkmak kolay değil. Kelimelerin arasındaki boşluğa kendini atıp paraşütünü açmayı gerektiriyor. Kulelere bağlı oyuncak paraşütlerle atlamaya alışmış zihin ve kalp tembellerinin işi değil bu. Okumak yazmak kadar cesaret istiyor çünkü.“Yankı”nın saklandığı sarp kayalara tırmanmak gerekiyor kulak verebilmek için. Şairin göze aldığını göze almak! Zira çakılma tehlikesi şairler için de var. “Yonttuğunu bir taş parçası olarak bırakma tehlikesi”nden söz ediyor Max Frisch. Fakat ağzını bıçak açmayan heykeltıraş teriyle mermeri yumuşatarak yontmaya devam ediyor. Yontuyor, yontuyor, yontuyor, içinden bir şey çıkmayacak korkusuyla kırbaçlayarak kendini. Şairin “Yonttum yonttum/taş bitti sen çıkmadın”(Cahit Zarifoğlu,Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı) demesine aldanmayın. Mermer kütle yontula yontula bitmiş olsa da kalan “Hİǔtir. Yani şiir. Hani sufilerin hat sanatıyla ebedileşen “hiç”i. Hani yokluğun omuz omza durarak var olanı çerçeveleyen levhası: HİÇ-HİÇ-HİÇ! Acaba İsmet Özel de bu yüzden mi “Hiç” dedi şiire.

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşama!

Ya bileydim?

Yazar: Mıydım

Hiç: Şiir”

Kırk yedi yıl yaşamaya çalıştı ağzını bıçak açmayan heykeltıraş. “Yaşamak” ismini koyduğu günlüğüne yazdığı ilk satır şuydu: “Ne çok acı var!” Bu yüzden hep kaskatı kesilmiş heykeller yonttu acıdan. Acı duymuş gibi yapmadı. Canı yandı gerçekten! Heykellerini yaparken kendi ellerini yonttu. “Ellerimi bıçakla/yontacağım deniyor/İlkel bir sevinç destan ve kan/Şiir en safından/Sonra soyut heykeller”( Cahit Zarifoğlu, Ben Dirimle Doğrulurken) Sonra acı merhamete dönüştü ve soylu bir mümin nasıl yaklaşırsa çıkmazlara, öyle yaklaştı. “Korku salardı inceliğin acıman tevazuun/Dünya ve insan çıkmazlarına yumuşak bakışın.”(Cahit Zarifoğlu, Kayıt) Acıtır gibi yapmadı, Maraş bıçağıyla söğüt dalı soyar gibi kavlattı ruhları. Şaşırdı ve şaşırttı. Korktu ve korkuttu. “Sizi şaşırtıyorum. Sanatım/ Fakat ben korkutuldum.” (…Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı) Ağzını bıçak açmayan heykeltıraş bu yüzden kelimeleri yeniden oydu. Az yürünmüş yollardan bile yürümedi, yürünmemiş yollar açtı ormanda. “Uyan şairim uyan!” diyerek şairleri ıssız bozkırlara çağırdı. “Onlara ilk hamlede, bildikleri kelimeleri, şimdiye kadar aşinası olmadıkları şekilde kullanmayı öğret. Sen aşk deyince, bilsinler ki artık, o şimdiye kadar bildikleri değildir. Sen görev deyince, ellerindeki görev demetleri buruşsun. Başlarının üzerinde ilahi nazarın bir tek an bile eksik olmadığını yaşamaya başlayarak, gerçek bir sorumlulukla belleri ikiye katlansın…”diye mırıldandı kendi kendine, “özgünlük” ve “sorumluluk”u hatırlattı. (Cahit Zarifoğlu, Zengin Hayaller Peşinde, s.58)

Şiire vurulacak neşterin adlarıdır bana göre “özgünlük” ve “sorumluluk.” İşte bu yüzden Cahit Zarifoğlu'nun yanında saf tutmak gerekiyor. Haydi arkadaşlar! Ne bekliyorsunuz!!!

(Hece Özel Sayı 126-127-128, 2007)